Loading...
Bazen bilim tarihini değiştiren şey, bir laboratuvar kabında fark edilen küçük bir ayrıntıdır. Penisilinin hikâyesi de böyle bir gözlemle başladı. Ancak o gözlemin insanları tedavi eden bir ilaca dönüşmesi, yıllar süren araştırmaları ve çok sayıda insanın emeğini gerektirdi.
Şimdi birlikte 1928 yılına gidelim. Enfeksiyonlarla mücadele bugünkü kadar kolay değil. Alexander Fleming, bakteriler üzerinde çalışırken bir kültür kabına bulaşan küfün çevresinde bakterilerin üremediğini fark ediyor. Pekâlâ gözden kaçabilecek ya da temizlenip atılabilecek bu görüntü, onun için bir araştırma sorusuna dönüşüyor.
Fleming, Penicillium küfünün salgıladığı ve bazı bakterilerin gelişmesini engelleyen maddeyi penisilin olarak adlandırıyor. Fakat bir maddeyi keşfetmek, onu güvenilir ve yeterli miktarda üretilebilen bir ilaca dönüştürmekle aynı şey değil. Asıl zorluklardan biri de burada başlıyor.
Bir keşiften tedaviye
Penisilinin ayrıştırılması, saflaştırılması ve etkisini koruyacak biçimde hazırlanması kolay olmuyor. Daha sonraki yıllarda Howard Florey, Ernst Chain, Norman Heatley ve birlikte çalıştıkları araştırmacıların katkıları, keşfin tedaviye dönüşmesinde belirleyici rol oynuyor.
İkinci Dünya Savaşı sırasında ihtiyaç büyüyor. Üretilebilen miktarlar ise bu ihtiyacı karşılamaya yetmiyor. Araştırmacılar, daha fazla penisilin üreten küf örnekleri bulmak ve üretim yöntemlerini geliştirmek için yoğun bir arayışa giriyor.
Bu hikâyenin en ilginç duraklarından biri, Amerika Birleşik Devletleri’nin Peoria kentindeki bir pazardan gelen küflü kavun. Kavundaki küf örneği, üretimi artırma çalışmalarında önemli bir kaynak oluyor. Anlatı çoğunlukla laboratuvar çalışanı Mary Hunt ve “Küflü Mary” lakabıyla anılsa da kavunu tam olarak kimin bulduğuna ilişkin tarihî kayıtlar aynı şeyi söylemiyor.
Kesin olan şu: Penisilin tek bir kişinin bir anda tamamladığı bir buluş değil. Dikkatli bir gözlemin, araştırmanın, laboratuvar emeğinin ve üretim çalışmalarının birleşmesiyle insanlara ulaşan bir tedavi.
Bakterinin duvarında bitmeyen inşaat
Bu ilacın bakterilere karşı nasıl çalıştığını bir inşaata benzetebiliriz. Duyarlı bakterilerin hücre duvarı, büyüme ve çoğalma sırasında sürekli yenilenen bir yapı gibidir. Penisilin grubu antibiyotikler, bu duvarın yapımında görev alan bazı süreçleri engeller. Duvar zayıfladığında bakteri zarar görebilir ve ölebilir.
Elbette bütün bakteriler aynı değildir. Her antibiyotik de her bakteriye karşı etkili olmaz. Penisilin ailesinde zamanla ampisilin ve amoksisilin gibi ilaçlar geliştirilirken amaç, tedavide karşılaşılan farklı ihtiyaçlara yanıt verebilmektir.
Ancak bakteriler de değişen koşullara uyum sağlayabilir. Direnç özellikleri kazanabilir ve bu özellikleri taşıyan genetik bilgiyi birbirlerine aktarabilirler. Bunu bir “dedikodu ağına” benzetebiliriz. Benzetmenin ardında, bakteriler arasında gerçekleşebilen genetik bilgi aktarımı var.
Amoksisilinin yanındaki yardımcı
Bazı bakteriler, amoksisilin gibi antibiyotikleri parçalayabilen beta-laktamaz adlı enzimler üretir. Böyle bir durumda ilaç, hedeflediği etkiyi gösteremeden etkisiz hâle gelebilir.
İşte klavulanik asit burada devreye girer. Bazı ilaçlarda amoksisilinle birlikte bulunmasının nedeni, belirli beta-laktamaz enzimlerini engelleyerek amoksisilini korumasıdır. Benzetmemize dönersek, duvar yapımını durdurmaya çalışan ilacın yanında ona destek olan bir yardımcı vardır.
Fakat bu birliktelik her direnç mekanizmasını aşmaz ve her enfeksiyonda gerekli değildir. Hangi antibiyotiğin uygun olduğuna, enfeksiyonun özellikleri ve kişinin sağlık durumu değerlendirilerek karar verilir.
Direnç ve alerji farklı şeylerdir
Bakterinin antibiyotiğe direnç göstermesiyle insanın ilaca alerjik tepki vermesi aynı durum değildir. Direnç bakterinin, alerji ise kişinin bağışıklık sisteminin verdiği yanıtla ilgilidir.
Bazı kişilerde penisilin grubu ilaçlara karşı alerjik reaksiyon gelişebilir. Üstelik bütün reaksiyonlar aynı zamanda ortaya çıkmaz. Bazıları kısa sürede başlarken bazıları günler sonra, hatta tedavi tamamlandıktan sonra görülebilir.
Kurdeşen, dudak veya dilde şişme, boğazda daralma ve nefes almada güçlük ciddi alerjik reaksiyon belirtileri olabilir. Bu belirtilerde beklemeden acil yardım alınmalıdır.
Buna karşılık ilaç kullanırken gelişen her döküntü mutlaka gerçek bir ilaç alerjisi anlamına gelmez. Enfeksiyonlar da benzer bulgulara yol açabilir. Bu nedenle kendi kendimize “Bu ilaca kesin alerjim var” demek yerine hekim değerlendirmesine başvurmak gerekir. Şüpheli ilacı evde yeniden deneyerek alerjiyi test etmeye çalışmak da güvenli değildir.
Doğru değerlendirme, gelecekte kullanılabilecek tedavi seçeneklerinin gereksiz yere kısıtlanmasını önlemeye yardımcı olur.
Bir laboratuvar kabındaki küften günümüzdeki ilaçlara uzanan bu yolculuk, merakın ve ortak emeğin neleri değiştirebildiğini gösteriyor. Bize düşen ise bu emeğin sonucunu doğru bilgiyle ve sağlık profesyonellerinin yönlendirmesiyle kullanmak.
Sağlıcakla kalın.