☰
✕

"Güven bana.", "İnan ki.", "İstersen yemin edebilirim."

Bu cümleler çoğu zaman hakikatin değil, onay bekleyen bir iddianın ön sözüdür. Çünkü doğruluk kendini ispat etmek için yüksek sesle konuşmaz. Güven de yeminle değil, zaman içinde sergilenen tutarlı davranışlarla inşa edilir.

Ne var ki bugün güven, en çok dile getirilen fakat en az hissedilen değerlerden biri hâline gelmiştir. Verilen her söz teminat ister olmuş, dostluklar bile yazılı bir senet arar noktaya gelmiştir. Aslında buna "son zamanların sorunu" demek de eksik kalır. Uzun yıllardır toplum olarak derin bir güven ve iletişim bunalımı yaşıyoruz. İyilik yapmaktan çekinen, iletişim kurmaya korkan, en samimi davranışın bile ardında bir menfaat arayan bir anlayış giderek yaygınlaşıyor.

Koronavirüs dönemini hatırlayalım. Görünmeyen bir virüs nedeniyle insanlar birbirinden uzak duruyor, hastalanmaktan korkuyordu. O salgının aşısı bulundu, tedavisi geliştirildi ve zamanla hayat normale döndü.

Peki ya asıl bulaşıcı hastalık olan güvensizlik? Onun ilacı nedir?

Bugün artık güvenin son demlerini yaşadığını söylemek bile iyimser kalabilir. Güven, toplumsal hayatın birçok alanında ciddi bir erozyona uğramıştır. Aynı çatı altında yaşayan aile bireyleri dahi birbirine kuşkuyla yaklaşırken, yılların dostluğu tek bir sözle sona erebilmekte, dostlukların düşmanlığa dönüşmesi ise yalnızca birkaç dakika sürebilmektedir.

Herkesin kendine göre bir doğrusu olabilir; ancak hakikat tektir. Yalan ise binlerce kılığa bürünür. Bir girdap gibi önce güveni, ardından doğruları, sonunda da insan ilişkilerini yutar. Geriye ise kırılmış gönüller, parçalanmış dostluklar ve birbirine yabancılaşmış insanlar kalır.

Dün saadet zincirleri, bugün kontrolsüz yatırım vaatleri, kripto para dolandırıcılıkları, bazı banka, kuyumcu ve inşaat mağduriyetleri… Saymakla bitmeyen bu örneklerin ortak noktası, yalnızca maddi kayıplar değildir. Asıl kaybedilen, insanların birbirine duyduğu güvendir.

Geçmiş sorgulanıyor, bugün sorgulanıyor, geleceğe dair umutlar bile şüpheyle karşılanıyor. Güzel olanı takdir etmek yerine kusur aramak, samimiyeti anlamaya çalışmak yerine niyet okumak alışkanlık hâline geliyor. Öyle ki artık neredeyse her taşın altında bir art niyet aranıyor.

Öyle bir çağın içindeyiz ki menfaat yoksa selam bile eksik kalıyor. Oysa güven; imzayla değil, karakterle kazanılır. İnsan verdiği söz kadar değil, tuttuğu söz kadar değerlidir.

Peki, ne yapmalıyız?

Kimseye akıl vermek gibi bir iddiam olamaz. Ancak güveni yeniden inşa etmek, bireysel olduğu kadar toplumsal bir sorumluluktur. Bu inşa büyük adımlarla değil, küçük fakat samimi davranışlarla başlar. İçten bir tebessüm, karşılıksız verilen bir selam ve hiçbir menfaat gözetmeden yapılan bir iyilik, toplumsal güvenin yeniden filizlenmesinin ilk adımlarıdır. Çünkü iyilik, insanlığın ortak dilidir.

Bozulan toplumsal yapıya "Boş ver." demek yerine, "Ne yapabiliriz, nasıl düzeltebiliriz?" sorusunu sormak zorundayız. Güven kendiliğinden oluşan bir duygu değildir; emekle, sabırla, ahlakla ve tutarlılıkla inşa edilen bir değerdir. Bunun için önce sağlam bir karakter temeli atılmalı, önyargılar bir kenara bırakılmalı ve olaylara sükûnetle yaklaşılmalıdır.

Çevremizde ve sosyal medyada toplumu ayrıştıran, fayda üretmeyen, yalnızca öfkeyi ve kutuplaşmayı besleyen söylemleri çoğaltmak yerine; saygıyı, nezaketi, birlik ruhunu ve ortak iyiyi güçlendiren seslere destek vermeliyiz. Toplumu zedeleyen her fikri sırf "özgürlük" adına alkışlamak ya da görmezden gelmek yerine, hukuk ve ahlak zemininde mücadele etmek de bir vatandaşlık sorumluluğudur.

Unutulmamalıdır ki güven, bir toplumun görünmeyen harcıdır. Harcı bozulan bina nasıl ayakta kalamazsa, güveni yıpranmış toplumlar da uzun süre ayakta kalamaz. Güveni yeniden tesis etmek; sadece bugünü değil, çocuklarımıza bırakacağımız yarını da inşa etmektir. Belki de bugün birbirimize verebileceğimiz en büyük söz, "Güven bana." demek değil; güvenilecek bir insan olmaya gayret etmektir.

Yolunuz gül renginde , gül kokusunda olsun her daim.