Yazarlar
Emine Çiçek Yazdı; Aile İçi İletişimde Disiplinin Rolü
ÇOCUK YETİŞTİRMEDE DİKKAT EDİLECEK HUSUSLAR ŞUNLARDIR.
Sevginin, Disiplinin, Ödül ve Cezanın aile içinde yeri çok önemlidir. Çocuk yetiştirmede dikkat edilecek noktaların başında ailenin sevgi, disiplin, ödül ve ceza anlayışlarının neler oldugu çok önemlidir.İnsanlar kendini toplum içindeki geri bildirimlerden tanır ve tanımlar. İnsan sevgi ile büyür, olgunlaşır. İnsan sevme yeteneğini sevilerek kazanır.
Sevginin olmazsa olmazı temel taşı kabul duygusudur. Çocuğun tek dayanağı anne-babasının sevgisi ve kabulüdür.. Sevgi herkesin ihtiyacı olan bır olgudur ve gereksinimi ömür boyu sürer sürekli doyurulması gerekir. Çocuğun görünüşü fiziksel olguları , becerileri, başarıları sevgi pazarlık konusu yapılmamalıdır.
Çocuk koşulsuz sevgi ister. Çocuk kendisiyle geçirilen zamanla aynı oranda sevilip sevilmediğini anlar.Çocuğu sevmek, onunla bütünleşmek, bazı etkinliklerde onunla beraber olmak ve bir birey olarak onun gerçeklerini anlamaya çalışmaktır. Sevgiden yoksun büyümüş çocukta çeşitli uyum ve davranış bozuklukları görülebilir. Kendisini dışlanmış kabul eden çocukta güvensizlik duygusu gelişir.Çocuk yetiştirmede dikkat edilecek diğer bir unsur disiplindir.
Dengeli ve düzenli bir aile yapısı oluşturmada disiplinin önemi büyüktür. Disiplin, kişilerin içinde yaşadıkları toplumun genel düşünce ve davranışlarına uyum sağlamak amacıyla alınan önlemlerin tümü olarak tanımlanabilir. Aile içinde etkili bir disiplin oluşturabilmek için aile bireylerinin özgürlük sınırlarını bilmelerigerekir. Disiplin, kişinin kendisiyle başlar. Disiplinin amacı düzenli, tutarlı ve sorumlu davranış alışkanlıkları kazandırmak olmalıdır.
Aşırı hoşgörü ve disiplin eksikliği çocukta bencillik veantisosyal davranışların ortaya çıkmasına; aşırı otoriter ve baskılıkatı disiplin de anne-babaya karşı korku, nefret ve öfke duygularının oluşmasına çocuğun bağımlı ve isyankâr olmasına neden olabilir.Disiplini oluşturabilmek için yerinde kullanılan ödüller ve kurallara uyma gerekliliği büyük önem taşır. Ödül, istendik davranışların pekişmesi amacıyla kullanılan ve çocuğun gelişimine katkı sağlayan bir yöntemdir. Ödül, çocuğa hak ettiği zaman verilmelidir. Görevini yapan çocuk gereksiz yere ödüllendirilmemelidir. Güzel bir söz, bir öpücük, çocuğu övme gibi ödüller sıklıkla uygulanmalı maddi değeri olan ödüllere çok sık başvurulmamalıdır. Anne-babanın çocuğu takdir ve teşvik etmeleri onun için en büyük ödüldür. Çocuğun hangi davranışından dolayı ödüllendirildiğini bilmesi de eğitsel açıdan önemlidir. İstenmeyen davranışların tekrar edilmesini engellemek amacıyla bazı aileler ceza yöntemini kullanmaktadır ancak çocuk yetiştirmede cezanın yerine çocuğun ailede uyması gereken kuralların olduğunu ve bunlara uyulmasının önemini algılaması için önlemler alınmalıdır. Çocuk, uyması gereken kuralları bilmeli ve bu kurallar belirlenirken ve uygulanırken çocuğa tartışabilme hakkı da verilmelidir. Onur kırıcı ve çocuğun kendisini savunmasına fırsat tanımadan verilen ceza, çocuğun öz güvenini sarsar ve bağımsızlaşmasını engeller. Bazı ailelerde dayak bir ceza yöntemi olarak kullanılır .
Dayak, istenmeyen davranışların artmasına neden olur. Dayak, çocuğun anne-babasına karşı korku, öfke ve kızgınlık içinde olmasına neden olur. Saldırgan olmayı, sorunlarını şiddet yoluyla çözmeyi öğretir. Dayak yiyen çocukta oluşması gereken iç disiplin bozularak zayıf vicdan vemahlak gelişimine yol açar.mTüm disiplin yöntemlerinde ailedeki bireylerin tutarlılık göstermesi büyük önem taşımaktadır.
Ailede Anne-Baba Tutumları
Her çocuk doğarken farklı kalıtımsal özelliklerle doğar. Çevresel etkenler ve anne- baba tutumları onların kişiliklerini şekillendirir. Bireysel özellikleri göz önünde bulundurularak eğitilen çocuklar öz güvenleri gelişmiş bireyler olurlar. Anne-baba tutumları birbirini tamamlayan, birbiriyle çelişmeyen ve çocuklar üzerinde çok fazla baskı ya da çok boşluk yaratmayan nitelikte olmalıdır.
1- Aşırı baskıcı ve otoriter tutum sergileyen anne-baba
Daha çok geleneksel aile yapılarında görülmektedir. Uygulanan bu çok katı disiplinde çocuklar kendilerini hayatın her aşamasındaki kurallara sorgulamadan uymak zorunda hissederler. Baskıcı tutumlarla yetişen çocuklar insan ilişkilerinde çekingen, sessiz ve başkalarının düşüncelerini kolay kabul eden bireyler olurlar. Başkaları onları denetler, yönlendirir. Hayata karşı duruşları kendi istedikleri ve içlerinden geldiği gibi değil.
2-Aşırı Hoşgörülü ve Gevşek Tutum
Bu tür ailelerde çocuğun hataları, yanlış davranışları sürekli kabul görür. Davranışları anne-baba tarafından sorgulanmaz ve çocuk sonsuz özgürdür. Evde kuralları çocuk koyar ve ailenin hayatı ona göre şekillendirilir. Bu abartılı özgürlük ve sevgi, onun doyumsuz kişilik geliştirmesine neden olur. Bencil, kural tanımayan ve çevresinde bulunan bireylerin (anne- baba, arkadaş ve diğer yetişkinler) onun isteklerini yerine getirmekle yükümlü olduklarını düşünen bireyler olurlar. Toplumsal hayata uyum sağlamakta güçlük çekerler ve sosyal ilişki kurmakta güçlüklerle karşılaşırlar. Bu tutuma tek çocuklu ailelerde ve geç yaşta anne baba olmuş ailelerde rastlanabilir.
3-Dengesiz ve Kararsız Tutum
Anne-baba tutumları içinde çocuğun gelişimini en çok olumsuz yönde etkileyen tutumlardandır. Tutumlardaki dengesizlik annebabanın çocuk eğitimindeki görüş ayrılıklarından ya da ruh durumlarının değişkenlik göstermesinden kaynaklanabilir. Annebabanın aynı davranışlara farklı zamanlarda farklı tepkiler göstermesi, çocukla ilgili eleştirilerini onun yanında yapması, davranışlarına birinin olumlu diğerinin olumsuz tepki göstermesi çocukta dengesizlik ve kararsızlık durumlarının ortaya çıkmasına neden olur. Dengesiz anne-baba tutumu ile büyüyen çocuklar; iç dengeleri oturmayan, huzursuz ve olaylar karşısında nasıl davranacağına kolay karar veremeyen yetişkinler olurlar.
4-Aşırı Koruyucu Tutum
Aşırı koruyucu tutum daha çok anne-çocuk ilişkisinde rastlanan durumdur. Aşırı koruyucu tutumda anne çocuğuna fazla güvenemez ve onun tek başına birey olarak bir şeyleri başarmasına izin vermez. Koruyucu yaklaşımda çocuklar öz bakımlarından sosyal ilişkilerine kadar anne-babalarından destek beklerler. Öz güvenleri az gelişmiş, diğer insanlarla ilişki kurmada güçlükler yaşayan ve başa çıkabileceği hâlde sorunlarını çözemeyen bireyler olurlar. Bazı durumlarda da aykırı davranışlar gösteren yetişkinler olabilirler. Koruyucu yaklaşım çocuğun kişisel gelişimini her açıdan olumsuz etkileyen tutumlardandır.
5-İlgisiz ve Kayıtsız Tutum
İletişim kopukluğu olan ailelerde ebeveynlerin çocuğu dışlaması, çocuğu görmezlikten gelmeleri ilgisiz ve kayıtsız tutumun göstergeleri olabilir. Bu durumda çocukta bir yere ait olma ve güven duygusu sarsılır. İlgisiz ve kayıtsız tutumla karşı karşıya kalan çocuklarda saldırganlık eğilimi görülmektedir. Çocuklar; eşyalara, arkadaşlarına ve yakın çevresine zarar verirler. Güven Verici, Desteleyici ve Demokratik Tutum Anne-babanın çocuklarına hoşgörülü davranmaları; onları desteklemeleri, çocukların isteklerini bazı kısıtlamalar dışında diledikleri biçimde gerçekleştirmelerine izin vermeleri ve demokratik olmaları anlamına gelir. Çocuk; kabul görmek, desteklenmek, onaylanmak ister. Çocuğa kendi benliğini ifade etme fırsatı veriliyorsa çocuk uyumlu, mutlu ve sağlıklı bir birey olma yolunda ilerler. Demokratik, güven verici ve destekleyici bir ortamda büyüyen çocuk kendine güvenen, olgun, yapıcı, yaratıcı, özgür, sosyal, sınırlarını bilen, girişimci, sorumluluk sahibi birey olarak yetişir. Anne ve babası tarafından ikna yoluyla denetlenen çocuk, ebeveynlerin kendisi ile ilgili duygu, düşünce ve beklentilerini bilir ve buna göre davranır.Ancak aşırı demokratik tutumlar çocukta her alanda sınırsızözgürlük, her istediğini yapma gibi bir anlayışın gelişmesine neden olabilir. Demokratik tutum aynı zamanda başkalarının özgürlüğüne saygı, dürüst olma ve bazı durumlarda çoğul düşünebilme davranışlarının oluşturulmasını da sağlayabilecek şekilde dengelenmelidir. Güven verici ve destekleyici tutumun dengeli verildiği ailede büyüyen çocuklar katılımcı, kendilerini kolay ifade eden ve toplumsal problemlere duyarlı yetişkinler olurlar.
Ailede Çocuğa Ruhsal Bağımsızlığın Kazandırılması
Doğumla birlikte anne ve çocuk arasındaki fiziksel bağ kesilir fakat duygusal bağ hiç kopmaz ve ömür boyu sürer. Çocuğun yaşamını devam ettirebilmesi için annenin ilgisine ve bakımına ihtiyacı vardır. Çocuk anneye tam anlamıyla bağımlıdır. Ancak zamanla çocuk kendi ihtiyaçlarını karşılama becerisi kazandıkça bu bağımlılık azalır ve çocuk büyüdükçe yok olması beklenir fakat bazı anneler çocuklarının bağımlılıklarından zevk duyar ve çocuklarının sorumluluklarını da kendileri üstlenirler. Bu durumdan çocuk çok zarar görür. Kendi kendine yetmeyen, kendi ayaklarının üzerinde duramayan bireyler olarak yetişir. Annebabanın olmadığı durumlarda çocuk ne yapacağını bilemez, hayatını düzene sokamaz. Çocuğun böyle bir duruma düşmemesi için doğumdan itibaren anne-babasının davranış ve yaklaşımları çocuğa bağımsızlığını kazandıracak nitelikte olmalıdır. Bağımlılıktan bağımsızlığa geçiş döneminde çocuğun ebeveynlerine ihtiyacı vardır. Yetişkinlerin çocuğun kendi kendine yapabileceği her etkinliği desteklediği, çocuğun seçimlerine fırsat verdiği, onu yüreklendirdiği ve karşılaştığı problemlere yardımcı olduğu sürece çocukların bağımsızlık duygusunun geliştiği görülür. Duygusal ve toplumsal etkileşimin güçlü olduğu aile ortamında yeterli sevgi, ilgi ve güven içinde büyüyen çocuklar sağlıklı gelişimleri için gerekli deneyimleri yaşayabilirler. Bu tür aile ortamlarında aile bireylerinin sorumluluklarının bilincinde olmaları ve çocuklara bağımsızlık konusunda gerekli ortamların hazırlanması, onun sağlam bir kişilik yapısına sahip olmasını sağlar. Çocuk bir problemle karşılaştığında o problemle ilgili çözüm önerilerini düşünme fırsatı tanınmalı, problemi nasıl çözeceğine karar vermesi sağlanmalıdır. Hor görme, cezalandırma, aşırı sevgi ve koruma çocuğun gelişimini, başarısını ve topluma uyum sağlamasını engeller. Sağlıklı toplumlar, bireylerin ruh sağlığının korunmasıyla oluşabilir. Yeterli sevgi görerek, bağımsızlığı desteklenerek yetişen bireyler sağlıklı toplumların temelini oluştururlar.Sağlıklı birey ailede yetişir.Ve toplum sağlıgı ailede başlar.O nedenle toplumun yapı taşıı ailede birey olmak çocuk olmak önem arzeder. Saygılarımla
Uzm.Psk.Emine ÇİÇEK
Yazarlar
Dikkat Ekonomisi: Zihnimizi Kim Yönetiyor?
“Modern çağın en değerli kaynağı petrol değil, insanın dikkatidir.”
Bir zamanlar dünyanın en güçlü şirketleri petrolü kontrol ediyordu. Bugün ise dünyanın en güçlü şirketleri dikkatimizi kontrol ediyor. Çünkü çağımızın en değerli sermayesi para değil; insanın birkaç saniyelik dikkatidir.
Eskiden insanlar gazeteyi açar, okumak istedikleri haberi seçerdi. Televizyonu açar, izlemek istediği programı beklerdi. Kitabı eline alır, sayfalarını kendi iradesiyle çevirirdi.
Bugün ise çoğu zaman seçen biz değiliz. Bizim yerimize seçen algoritmalar var. Hangi haberi göreceğimizi… Hangi videoda daha uzun kalacağımızı… Hangi öfkeye ortak olacağımızı… Hangi korkuyu hissedeceğimizi… Ve hatta hangi düşüncelerin zihnimize daha sık uğrayacağını bile büyük ölçüde dijital sistemler belirliyor.
Elbette hiçbir algoritma düşüncelerimizi doğrudan yazmaz. Fakat düşüncelerimizin beslendiği ortamı şekillendirir. İnsan zihni boşlukta düşünmez; maruz kaldığı içerikler, tekrar eden mesajlar ve sürekli karşılaştığı duygusal uyaranlar zamanla onun gerçeklik algısını biçimlendirir.
İnsan psikolojisinin en temel özelliklerinden biri şudur: Dikkatimizi verdiğimiz şey, zamanla zihnimizin gerçeğine dönüşür.
Sürekli felaket haberleri izleyen biri, dünyanın yalnızca tehlikelerden ibaret olduğuna inanmaya başlayabilir. Sürekli kusursuz hayatlar gören biri, kendi yaşamını eksik hissedebilir. Sürekli öfke üreten içeriklerle karşılaşan biri, farkında olmadan daha tahammülsüz bir insana dönüşebilir.
Çünkü dikkat yalnızca görmek değildir. Dikkat, zihnin inşa ettiği dünyanın temel malzemesidir.
İşte bu nedenle modern ekonominin adı artık yalnızca tüketim ekonomisi değildir. Dikkat ekonomisidir.
Bu ekonomide satılan ürün biz değiliz. Bizim dikkatimizi satın alan sistemlerdir.
Bir sosyal medya platformunu ücretsiz kullandığımızı düşünürüz. Gerçekte ödediğimiz bedel para değildir. Ödediğimiz bedel zamandır. Daha doğrusu, hayatımızın geri gelmeyecek dakikalarıdır.
Her bildirim küçük bir çağrıdır. Her kaydırma hareketi yeni bir ihtimal vaat eder. Belki biraz sonra daha ilginç bir video… Belki daha çarpıcı bir haber… Belki daha fazla beğeni… Belki bizi mutlu edecek yeni bir içerik… Ve tam da bu “belki”, insan beyninin ödül sistemini harekete geçirir. Belirsiz ödüller, kesin ödüllerden daha güçlü bir beklenti yaratır. Bu yüzden insanlar bazen saatlerce ekran başında kalır; aradıkları şey belirli bir bilgi değil, bir sonraki küçük uyarandır.
Dikkat ekonomisinin en güçlü silahı da budur: İnsanın merakını hiç doyurmadan sürekli beslemek. Fakat burada gözden kaçırdığımız önemli bir gerçek var. Her “evet”, aynı zamanda başka bir şeye söylenmiş “hayır”dır.
Telefon ekranına ayırdığımız her saat, çocuğumuzla konuşmadığımız bir saattir. Bitmeyen içerik akışına verdiğimiz her dakika, okuyamadığımız bir kitabın sayfasıdır. Sürekli bölünen dikkatin bedeli yalnızca zaman kaybı değildir. Derin düşünme yeteneğinin zayıflamasıdır.
Oysa insan zihni, anlamı hızda değil; derinlikte üretir. Bir fikrin olgunlaşması zaman ister. Bir duygunun anlaşılması sessizlik ister.Bir ilişkinin güçlenmesi kesintisiz ilgi ister.
Sürekli bölünen dikkat ise bunların hiçbirine izin vermez.
Bugün birçok insan aynı anda üç farklı ekranla meşgul olabiliyor. Ancak aynı insan, on dakika boyunca tek bir düşünce üzerinde kalmakta zorlanıyor. Bu durum yalnızca bireysel bir alışkanlık değildir. Toplumsal sonuçları da vardır.
Çünkü dikkatini uzun süre bir konuya veremeyen toplumlar, karmaşık sorunları da sağlıklı biçimde tartışamaz.
Derin analizlerin yerini sloganlar alır. Muhakemenin yerini tepkiler alır. Gerçeklerin yerini, en çok paylaşılan içerikler alır. Böylece düşünce, hızın gerisinde kalır. Belki de çağımızın en büyük krizi bilgi eksikliği değildir. Anlam eksikliğidir.
Çünkü bilgi çoğaldıkça bilgelik aynı oranda artmadı. Veri büyüdü. Depolama kapasitesi büyüdü.
İşlem hızı arttı. Fakat insanın kendisiyle kurduğu ilişki derinleşmedi.
Bugün birçok kişi gün boyunca yüzlerce bilgiye maruz kalıyor. Ama gece yatağa başını koyduğunda tek bir soruyla baş başa kalıyor: “Bütün bunlar bana ne kattı?”
Belki de asıl mesele teknoloji değildir. Teknoloji, insan aklının büyük başarılarından biridir. Sorun, teknolojinin dikkatimizi yönetmesine izin verdiğimiz noktada başlıyor. Çünkü dikkat yalnızca zihinsel bir süreç değildir. Dikkat, hayatın yönünü belirleyen pusuladır. Neye dikkat ediyorsanız, zamanınızı oraya verirsiniz. Zamanınızı nereye veriyorsanız, hayatınızı da oraya verirsiniz. Ve hayatınızı nereye verdiyseniz, sonunda kim olduğunuzu da o belirler.
Bu nedenle modern insanın en önemli mücadelesi zamana karşı değildir. Dikkatine sahip çıkabilme mücadelesidir. Çünkü geleceğin en özgür insanları, en fazla bilgiye sahip olanlar değil; dikkatini koruyabilenler olacaktır.
Neye dikkat ediyorsanız, zamanınızı oraya verirsiniz. Zamanınızı nereye veriyorsanız, hayatınızı da oraya verirsiniz.”
Yazarlar
KIYAS ÇAĞINDA “KENDİN’ OLABİLMEK
Taner İşeri Yazdı: KIYAS ÇAĞINDA “KENDİN’ OLABİLMEK
Her sene Haziran ayının gelmesiyle birlikte sınav maratonu ve buna bağlı telaşlar baş gösterir. Sonuçlar, tercihler derken dereceye girenler belli olur. Türkiye şartlarında eşit imkânlarla hazırlanmadığı hâlde aynı sınavlara “eğitimde fırsat eşitliği” adı altında giren çocuklardan bazıları büyük başarılar elde eder. Ardından gerek ulusal basında gerekse sosyal medyada şu tarz haberlere rastlarız: “Filanca köyde çobanlık yapan Mustafa 500 tam puan aldı.”, “Düzenli çalıştı ve başardı.”, “Çevresiyle iletişimini koparıp sadece derslerine odaklandı ve kazandı.”
Toplum olarak biz “en”leri yazar, “en”leri konuşuruz; çünkü prim yapan, ilgi gören budur. Oysa aynı coğrafyada, benzer koşullarda aynı emeği verip sadece üç yanlış yaptığı için “en” olamayan bir çocuk ya da genç, sistem tarafından görmezden gelinir. Sistem adeta şöyle der: “O genç de bu denli çok çalışsaydı, o da 500 puan alıp birinci olurdu.” Maalesef durum tam da tarif ettiğim bu acımasız noktada.
Bu “en” olma hâli, sosyal medyanın da yoğun pompalamasıyla iyice başa bela bir duruma dönüştü: En komik, en başarılı, en çok izlenen, en güzel, en çok takipçisi olan… Etrafımızı tam anlamıyla bir “en olma” furyası, hatta fırtınası sarmış durumda. Eskiden, yani benim çocukluğumda en fazla komşunun çocuğuyla kıyaslanırken, bugün artık tüm Türkiye ile kıyaslanır hâle getirildik. Çocukluğumuzda bizden çalışkan, iyi, namuslu ve dürüst olmamız istenirdi; fakat bunlar nicel olarak ölçülebilir değerler olmadığı için bizden “en iyisi” olmamız beklenmezdi. Bizler, kendi potansiyelimiz doğrultusunda ve ruh sağlığımızı koruyarak kendimizin en iyi versiyonu olmaya çabalardık. Gönül elbette en iyisini ister, bu insan doğasının bir parçasıdır; lakin bu çaba başkalarının takdirini kazanmak için değil, kişinin kendi öz saygısına yaptığı bir yatırım olmalıdır.
Ne var ki bu durum, artık içinden çıkılmaz nevrotik bir hâl almaya başladı. Birey, sırf kendisi için çabalamayı bıraktı; aile içinde “en iyi çocuk”, iş yerinde “en başarılı çalışan”, sanat dünyasında “en güvenilir ünlü” olma yarışına girdi. Her şey, bir başkasının —daha doğrusu başkalarının— onayına ve beğenisine mazhar olma çabasından ibaret hâle geldi.
Oysa hayat, başkalarının kurduğu podyumlarda sergilenen bir yarış değil; kişinin kendi içsel yolculuğudur. Kendimizi başkalarının “en”leriyle ölçmeye devam ettiğimiz sürece, görünürde zirveye çıksak bile ruhumuzda derin bir yetersizlik hissiyle baş başa kalacağız. Belki de yeniden hatırlamamız gereken tek şey; alkışlanan bir “en” olmak değil, kendi sınırlarımız içinde “kendimiz” kalabilmenin ve öz saygımızı koruyabilmenin en büyük başarı olduğudur.
Yazarlar
İÇİMİN EN SEN HALİ
İçimde hep sen varsın; bu yüzden içinde sen olmayan hiçbir şeyi sevemiyorum. Ev mesela… Ancak içinde sen varsan bir anlam ifade ediyor benim için. Sen yoksan ev de yatak da yürek de bomboş, anlamsız kalıyor. Sürekli senin ruhunda bir yerde olmak istiyorum; çünkü benim içim tamamen sensin.
Aslında aklımdan, gönlümden geçenleri anlatmak için başlamıştım bu satırlara ama fark ettim ki içimden sadece sen geçiyormuşsun. “Keşke içimden geçerken orada öylece kalsan,” diyorum bazen. Sonra senin içinde, benim içimdeki sen kadar büyük bir “ben” olmadığı gerçeğiyle yüzleşiyor, bunun imkânsızlığını anlıyorum.
Bir şarkı, “İçinden geçeni söyle, kalırsa yazık olur,” diyordu. Ben de içimde hiçbir şey kalmasın istedim; sen hariç… İçimde saklamak istediğim tek şey sensin ama sen sadece oradasın, derinlerimde. Ne olurdu sanki dışımda da olsaydın, geçmişte olduğu gibi çepeçevre sarsaydın beni? Bizi var ettiğimiz o güzel zamanlara dönebilseydik… Biliyorum; ne sen artık o “biz”e dönebilirsin ne de ben artık olamayacak bir masalın içinde var olabilirim.
Ne güzel demiş Ahmed Arif: “Yokluğun, cehennemin öbür adıdır.” Yokluğunun yarattığı bu cehennemde bana iyi gelen yegâne şey, içimde yaşattığım o kocaman sen. Ama çok korkuyorum; bir gün o da gidecek, bu yangın da sönecek diye. “İnsanoğlu her şeye alışır,” diyorlar. Belki doğrudur… Lakin bunu söyleyenler, böylesi bir sevdanın yoksunluğunu hiç yaşamamış olmalılar ki uzaktan ve böylesine üst perdeden ahkâm kesebiliyorlar.
Oysa bilmedikleri bir şey var: İnsan her şeye alışmaz, sadece yokluğun açtığı o derin uçurumun kenarında yaşamayı öğrenir. Varsın dünya alışmaktan bahsetsin, varsın zaman geçsin… İçimdeki sen, bu cehennemin ortasındaki tek cennetim olarak kalacak. Çünkü seni içimden uğurlamak, kendimi tamamen yok etmek demektir; ben seni sakladıkça varım.
-
Video2 ay önceKöln’de Hayat Durdu! 🎭 Karnaval Coşkusu | Kölle Alaaf!
-
Video2 ay önceViyana’da Büyüleyici Gece | Karlskirche’de Vivaldi Dört Mevsim Konseri
-
Video2 ay önceKöln’de Tatlı Sektörünün Kalbi Attı | ISM
-
Özel Haber2 ay önce“İzmir’in Unutulan Mahallesi: Basmane Sokaklarında Bir Gün”
-
Özel Haber5 ay önceİzmir Basın Mensupları Hilton Garden Inn Izmir Bayraklı’nın İftar Yemeğinde Buluştu
-
Yazarlar6 ay önce
Ben bir zeytinim
-
Almanya3 yıl önceUmut Yılmazkeçeci Uluslararası Berlin Sağlık Fuarında
-
Yazarlar4 ay önce
POTANSİYEL SUÇLU KİM? TOPLUM ZEHİRLENİYOR!
