Yazarlar
Emine Çiçek Yazdı; Aile İçi İletişimde Disiplinin Rolü
ÇOCUK YETİŞTİRMEDE DİKKAT EDİLECEK HUSUSLAR ŞUNLARDIR.
Sevginin, Disiplinin, Ödül ve Cezanın aile içinde yeri çok önemlidir. Çocuk yetiştirmede dikkat edilecek noktaların başında ailenin sevgi, disiplin, ödül ve ceza anlayışlarının neler oldugu çok önemlidir.İnsanlar kendini toplum içindeki geri bildirimlerden tanır ve tanımlar. İnsan sevgi ile büyür, olgunlaşır. İnsan sevme yeteneğini sevilerek kazanır.
Sevginin olmazsa olmazı temel taşı kabul duygusudur. Çocuğun tek dayanağı anne-babasının sevgisi ve kabulüdür.. Sevgi herkesin ihtiyacı olan bır olgudur ve gereksinimi ömür boyu sürer sürekli doyurulması gerekir. Çocuğun görünüşü fiziksel olguları , becerileri, başarıları sevgi pazarlık konusu yapılmamalıdır.
Çocuk koşulsuz sevgi ister. Çocuk kendisiyle geçirilen zamanla aynı oranda sevilip sevilmediğini anlar.Çocuğu sevmek, onunla bütünleşmek, bazı etkinliklerde onunla beraber olmak ve bir birey olarak onun gerçeklerini anlamaya çalışmaktır. Sevgiden yoksun büyümüş çocukta çeşitli uyum ve davranış bozuklukları görülebilir. Kendisini dışlanmış kabul eden çocukta güvensizlik duygusu gelişir.Çocuk yetiştirmede dikkat edilecek diğer bir unsur disiplindir.
Dengeli ve düzenli bir aile yapısı oluşturmada disiplinin önemi büyüktür. Disiplin, kişilerin içinde yaşadıkları toplumun genel düşünce ve davranışlarına uyum sağlamak amacıyla alınan önlemlerin tümü olarak tanımlanabilir. Aile içinde etkili bir disiplin oluşturabilmek için aile bireylerinin özgürlük sınırlarını bilmelerigerekir. Disiplin, kişinin kendisiyle başlar. Disiplinin amacı düzenli, tutarlı ve sorumlu davranış alışkanlıkları kazandırmak olmalıdır.
Aşırı hoşgörü ve disiplin eksikliği çocukta bencillik veantisosyal davranışların ortaya çıkmasına; aşırı otoriter ve baskılıkatı disiplin de anne-babaya karşı korku, nefret ve öfke duygularının oluşmasına çocuğun bağımlı ve isyankâr olmasına neden olabilir.Disiplini oluşturabilmek için yerinde kullanılan ödüller ve kurallara uyma gerekliliği büyük önem taşır. Ödül, istendik davranışların pekişmesi amacıyla kullanılan ve çocuğun gelişimine katkı sağlayan bir yöntemdir. Ödül, çocuğa hak ettiği zaman verilmelidir. Görevini yapan çocuk gereksiz yere ödüllendirilmemelidir. Güzel bir söz, bir öpücük, çocuğu övme gibi ödüller sıklıkla uygulanmalı maddi değeri olan ödüllere çok sık başvurulmamalıdır. Anne-babanın çocuğu takdir ve teşvik etmeleri onun için en büyük ödüldür. Çocuğun hangi davranışından dolayı ödüllendirildiğini bilmesi de eğitsel açıdan önemlidir. İstenmeyen davranışların tekrar edilmesini engellemek amacıyla bazı aileler ceza yöntemini kullanmaktadır ancak çocuk yetiştirmede cezanın yerine çocuğun ailede uyması gereken kuralların olduğunu ve bunlara uyulmasının önemini algılaması için önlemler alınmalıdır. Çocuk, uyması gereken kuralları bilmeli ve bu kurallar belirlenirken ve uygulanırken çocuğa tartışabilme hakkı da verilmelidir. Onur kırıcı ve çocuğun kendisini savunmasına fırsat tanımadan verilen ceza, çocuğun öz güvenini sarsar ve bağımsızlaşmasını engeller. Bazı ailelerde dayak bir ceza yöntemi olarak kullanılır .
Dayak, istenmeyen davranışların artmasına neden olur. Dayak, çocuğun anne-babasına karşı korku, öfke ve kızgınlık içinde olmasına neden olur. Saldırgan olmayı, sorunlarını şiddet yoluyla çözmeyi öğretir. Dayak yiyen çocukta oluşması gereken iç disiplin bozularak zayıf vicdan vemahlak gelişimine yol açar.mTüm disiplin yöntemlerinde ailedeki bireylerin tutarlılık göstermesi büyük önem taşımaktadır.
Ailede Anne-Baba Tutumları
Her çocuk doğarken farklı kalıtımsal özelliklerle doğar. Çevresel etkenler ve anne- baba tutumları onların kişiliklerini şekillendirir. Bireysel özellikleri göz önünde bulundurularak eğitilen çocuklar öz güvenleri gelişmiş bireyler olurlar. Anne-baba tutumları birbirini tamamlayan, birbiriyle çelişmeyen ve çocuklar üzerinde çok fazla baskı ya da çok boşluk yaratmayan nitelikte olmalıdır.
1- Aşırı baskıcı ve otoriter tutum sergileyen anne-baba
Daha çok geleneksel aile yapılarında görülmektedir. Uygulanan bu çok katı disiplinde çocuklar kendilerini hayatın her aşamasındaki kurallara sorgulamadan uymak zorunda hissederler. Baskıcı tutumlarla yetişen çocuklar insan ilişkilerinde çekingen, sessiz ve başkalarının düşüncelerini kolay kabul eden bireyler olurlar. Başkaları onları denetler, yönlendirir. Hayata karşı duruşları kendi istedikleri ve içlerinden geldiği gibi değil.
2-Aşırı Hoşgörülü ve Gevşek Tutum
Bu tür ailelerde çocuğun hataları, yanlış davranışları sürekli kabul görür. Davranışları anne-baba tarafından sorgulanmaz ve çocuk sonsuz özgürdür. Evde kuralları çocuk koyar ve ailenin hayatı ona göre şekillendirilir. Bu abartılı özgürlük ve sevgi, onun doyumsuz kişilik geliştirmesine neden olur. Bencil, kural tanımayan ve çevresinde bulunan bireylerin (anne- baba, arkadaş ve diğer yetişkinler) onun isteklerini yerine getirmekle yükümlü olduklarını düşünen bireyler olurlar. Toplumsal hayata uyum sağlamakta güçlük çekerler ve sosyal ilişki kurmakta güçlüklerle karşılaşırlar. Bu tutuma tek çocuklu ailelerde ve geç yaşta anne baba olmuş ailelerde rastlanabilir.
3-Dengesiz ve Kararsız Tutum
Anne-baba tutumları içinde çocuğun gelişimini en çok olumsuz yönde etkileyen tutumlardandır. Tutumlardaki dengesizlik annebabanın çocuk eğitimindeki görüş ayrılıklarından ya da ruh durumlarının değişkenlik göstermesinden kaynaklanabilir. Annebabanın aynı davranışlara farklı zamanlarda farklı tepkiler göstermesi, çocukla ilgili eleştirilerini onun yanında yapması, davranışlarına birinin olumlu diğerinin olumsuz tepki göstermesi çocukta dengesizlik ve kararsızlık durumlarının ortaya çıkmasına neden olur. Dengesiz anne-baba tutumu ile büyüyen çocuklar; iç dengeleri oturmayan, huzursuz ve olaylar karşısında nasıl davranacağına kolay karar veremeyen yetişkinler olurlar.
4-Aşırı Koruyucu Tutum
Aşırı koruyucu tutum daha çok anne-çocuk ilişkisinde rastlanan durumdur. Aşırı koruyucu tutumda anne çocuğuna fazla güvenemez ve onun tek başına birey olarak bir şeyleri başarmasına izin vermez. Koruyucu yaklaşımda çocuklar öz bakımlarından sosyal ilişkilerine kadar anne-babalarından destek beklerler. Öz güvenleri az gelişmiş, diğer insanlarla ilişki kurmada güçlükler yaşayan ve başa çıkabileceği hâlde sorunlarını çözemeyen bireyler olurlar. Bazı durumlarda da aykırı davranışlar gösteren yetişkinler olabilirler. Koruyucu yaklaşım çocuğun kişisel gelişimini her açıdan olumsuz etkileyen tutumlardandır.
5-İlgisiz ve Kayıtsız Tutum
İletişim kopukluğu olan ailelerde ebeveynlerin çocuğu dışlaması, çocuğu görmezlikten gelmeleri ilgisiz ve kayıtsız tutumun göstergeleri olabilir. Bu durumda çocukta bir yere ait olma ve güven duygusu sarsılır. İlgisiz ve kayıtsız tutumla karşı karşıya kalan çocuklarda saldırganlık eğilimi görülmektedir. Çocuklar; eşyalara, arkadaşlarına ve yakın çevresine zarar verirler. Güven Verici, Desteleyici ve Demokratik Tutum Anne-babanın çocuklarına hoşgörülü davranmaları; onları desteklemeleri, çocukların isteklerini bazı kısıtlamalar dışında diledikleri biçimde gerçekleştirmelerine izin vermeleri ve demokratik olmaları anlamına gelir. Çocuk; kabul görmek, desteklenmek, onaylanmak ister. Çocuğa kendi benliğini ifade etme fırsatı veriliyorsa çocuk uyumlu, mutlu ve sağlıklı bir birey olma yolunda ilerler. Demokratik, güven verici ve destekleyici bir ortamda büyüyen çocuk kendine güvenen, olgun, yapıcı, yaratıcı, özgür, sosyal, sınırlarını bilen, girişimci, sorumluluk sahibi birey olarak yetişir. Anne ve babası tarafından ikna yoluyla denetlenen çocuk, ebeveynlerin kendisi ile ilgili duygu, düşünce ve beklentilerini bilir ve buna göre davranır.Ancak aşırı demokratik tutumlar çocukta her alanda sınırsızözgürlük, her istediğini yapma gibi bir anlayışın gelişmesine neden olabilir. Demokratik tutum aynı zamanda başkalarının özgürlüğüne saygı, dürüst olma ve bazı durumlarda çoğul düşünebilme davranışlarının oluşturulmasını da sağlayabilecek şekilde dengelenmelidir. Güven verici ve destekleyici tutumun dengeli verildiği ailede büyüyen çocuklar katılımcı, kendilerini kolay ifade eden ve toplumsal problemlere duyarlı yetişkinler olurlar.
Ailede Çocuğa Ruhsal Bağımsızlığın Kazandırılması
Doğumla birlikte anne ve çocuk arasındaki fiziksel bağ kesilir fakat duygusal bağ hiç kopmaz ve ömür boyu sürer. Çocuğun yaşamını devam ettirebilmesi için annenin ilgisine ve bakımına ihtiyacı vardır. Çocuk anneye tam anlamıyla bağımlıdır. Ancak zamanla çocuk kendi ihtiyaçlarını karşılama becerisi kazandıkça bu bağımlılık azalır ve çocuk büyüdükçe yok olması beklenir fakat bazı anneler çocuklarının bağımlılıklarından zevk duyar ve çocuklarının sorumluluklarını da kendileri üstlenirler. Bu durumdan çocuk çok zarar görür. Kendi kendine yetmeyen, kendi ayaklarının üzerinde duramayan bireyler olarak yetişir. Annebabanın olmadığı durumlarda çocuk ne yapacağını bilemez, hayatını düzene sokamaz. Çocuğun böyle bir duruma düşmemesi için doğumdan itibaren anne-babasının davranış ve yaklaşımları çocuğa bağımsızlığını kazandıracak nitelikte olmalıdır. Bağımlılıktan bağımsızlığa geçiş döneminde çocuğun ebeveynlerine ihtiyacı vardır. Yetişkinlerin çocuğun kendi kendine yapabileceği her etkinliği desteklediği, çocuğun seçimlerine fırsat verdiği, onu yüreklendirdiği ve karşılaştığı problemlere yardımcı olduğu sürece çocukların bağımsızlık duygusunun geliştiği görülür. Duygusal ve toplumsal etkileşimin güçlü olduğu aile ortamında yeterli sevgi, ilgi ve güven içinde büyüyen çocuklar sağlıklı gelişimleri için gerekli deneyimleri yaşayabilirler. Bu tür aile ortamlarında aile bireylerinin sorumluluklarının bilincinde olmaları ve çocuklara bağımsızlık konusunda gerekli ortamların hazırlanması, onun sağlam bir kişilik yapısına sahip olmasını sağlar. Çocuk bir problemle karşılaştığında o problemle ilgili çözüm önerilerini düşünme fırsatı tanınmalı, problemi nasıl çözeceğine karar vermesi sağlanmalıdır. Hor görme, cezalandırma, aşırı sevgi ve koruma çocuğun gelişimini, başarısını ve topluma uyum sağlamasını engeller. Sağlıklı toplumlar, bireylerin ruh sağlığının korunmasıyla oluşabilir. Yeterli sevgi görerek, bağımsızlığı desteklenerek yetişen bireyler sağlıklı toplumların temelini oluştururlar.Sağlıklı birey ailede yetişir.Ve toplum sağlıgı ailede başlar.O nedenle toplumun yapı taşıı ailede birey olmak çocuk olmak önem arzeder. Saygılarımla
Uzm.Psk.Emine ÇİÇEK
Yazarlar
Entrika, kaos, siyaset, lisan, din ve ideolojik ayrılıklar…
Asırlardır bitmeyen bir çilenin içinden geçiyoruz. Entrika, kaos, siyaset, lisan, din ve ideolojik ayrılıklar…
Ne hazindir ki Türk milleti, tarih boyunca en büyük zaferlerini dış düşmanlara karşı kazanırken, en çetin mücadelesini kendi içinde vermektedir.
Nedendir bilinmez , konu Osmanlı Devleti olunca akıllara yalnızca Osmanlıca gelir. Altı asır boyunca üç kıtaya hükmetmiş, ilimde, sanatta, mimaride ve devlet yönetiminde dünyanın sayılı medeniyetlerinden biri olmuş bir cihan devletini yalnızca bir dil tartışmasına indirgemek, tarihe yapılabilecek en büyük haksızlıklardan biridir.
Diğer tarafta Mustafa Kemal Atatürk vardır. Bir milletin bağımsızlık mücadelesinin sembolü olmuş, işgal altındaki bir vatanı yeniden ayağa kaldırmış bir komutan…
Fakat ne yazık ki onun adı geçtiğinde de bazı zihinlerde tarih değil, sağ-sol tartışmaları canlanmaktadır. Zaferler, fedakârlıklar, şehitler ve verilen büyük mücadeleler bir kenara bırakılarak tarih, ideolojik kampların tartışma alanına dönüştürülmektedir.
Oysa tarih siyasi sloganların, sosyal medya tartışmalarının veya kulaktan dolma bilgilerin malzemesi değildir. Tarih, bir milletin ortak hafızasıdır. Ortak hafızasını kaybeden toplumlar ise geleceğini sağlam temeller üzerine inşa edemezler.
Bugün her kafadan bir ses çıkıyor. Kimi Osmanlı’yı sahiplenirken Cumhuriyet’i görmezden geliyor, kimi Cumhuriyet’i savunurken Osmanlı’yı yok sayıyor. Hâlbuki tarih tercih edilecek bir taraf değil, anlaşılması gereken bir bütündür. Çünkü Türkiye Cumhuriyeti gökten inmemiştir bin yıllık devlet geleneğinin, tecrübenin, mücadelenin ve birikimin neticesidir.
Orta Asya’dan Anadolu’ya, Selçuklu’dan beyliklere, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan süreç birbirinin alternatifi değil, devamıdır. Birini yüceltmek için diğerini küçültmek, tarih şuuru değil; tarih bilgisizliğidir.
Daha da düşündürücü olan, dinin ve tarihin zaman zaman şahsî menfaatlere alet edilmesidir. Müslüman bir toplumda insanları dinden uzaklaştıran şey çoğu zaman dinin kendisi değil, onu temsil ettiğini iddia eden bazı kişilerin tutarsızlıklarıdır. Sarık ve cübbe ilmin, ahlâkın ve faziletin garantisi olmadığı gibi , modern görünmek de tarihine yabancılaşmanın mazereti değildir.
Bir milletin büyüklüğü, geçmişiyle kavga etmesinde değil geçmişini doğru okuyabilmesinde saklıdır. Osmanlı’yı karalamak da, Cumhuriyet’i küçümsemek de aynı derecede yanlış bir yaklaşımdır. Çünkü her ikisi de bu milletin tarihidir. Fatih Sultan Mehmed de bu milletin evladıdır, Mustafa Kemal Atatürk de. Malazgirt de bizimdir, İstanbul’un Fethi de, Çanakkale de bizimdir, Millî Mücadele de.
Tarihi yok saymak, aslında kendini yok saymaktır. Osmanlıca duyduğunda “Anlamıyorum” diyerek küçümseyen bir kişinin, aynı zamanda “Ecdadım Osmanlı’dır” demesi büyük bir çelişkidir. Bir dil öğrenmek zorunda olmayabiliriz ancak onu küçümsemek, o dili konuşan asırlara sırt çevirmek anlamına gelir.
Hiç kimse bugüne kadar kurulmuş Türk devletlerinden herhangi birini yok sayamaz, görmezden gelemez veya karalayamaz. Çünkü tarih bir bütün hâlinde milletindir. Bir dönemi diğerine düşman göstermek, toplumsal ayrışmayı körüklemekten başka bir işe yaramaz. Bu tavır ilim değil peşin hükümdür.
Tarihçilik değil , tarafgirliktir.
Ne yazık ki bugün en büyük problemimiz, tarihi okumadan tarih hakkında hüküm vermektir. Belgelerden, kaynaklardan ve ilmî çalışmalardan uzak bir şekilde kulaktan dolma bilgilerle tarih inşa edilmeye çalışılmaktadır. Oysa tarih duygularla değil, hakikatlerle okunmalıdır.
Türk milleti, kitaplara sığmayacak kadar büyük zaferler yazmış bir millettir. Fakat bu büyüklüğün hakkını verebilmek için önce kendi geçmişimizle barışmak zorundayız. Osmanlı’yı da anlayacağız, Cumhuriyet’i de. Ecdadı da tanıyacağız, kurucu iradeyi de. Çünkü kökleri inkâr ederek gövdeyi ayakta tutmak mümkün değildir.
Milletleri güçlü kılan şey, geçmişleriyle kavga etmeleri değil , geçmişlerinden güç alarak geleceğe yürümeleridir. Türk milletinin gerçek büyüklüğü de burada saklıdır. Aynı tarihin farklı sayfalarını birbirine düşman etmeden okuyabilmekte, ortak bir hafızada buluşabilmekte…
Çünkü tarih ayrıştırmak için değil, birleştirmek için vardır.
Bugün Türk’ün en büyük savaşı, başka milletlerle değil , kendi tarihine karşı açılmış cehaletle verdiği savaştır.
Yolunuz gül renginde , gül kokusunda olsun her daim…
Yazarlar
Korundukça Yalnızlaşmak
İnsanlık tarih boyunca birbirine ulaşmanın yollarını aradı. Kıtaları aşan gemiler yaptı, okyanusların altına kablolar döşedi, gökyüzüne uydular gönderdi. Bugün dünyanın öbür ucundaki bir insanla saniyeler içinde konuşabiliyoruz. Hatta birbirimizi görebiliyoruz. Ama bütün bu ilerlemeye rağmen cevaplanmamış bir soru hâlâ karşımızda duruyor:
Neden birbirimize bu kadar yakınken, bu kadar uzağız?
Belki de mesele hiçbir zaman fiziksel mesafeler değildi. Çünkü insanlar çoğu zaman kilometrelerle değil, korkularla ayrılırlar.
Birçok ilişki sevgi eksikliğinden değil, cesaret eksikliğinden yıpranır. İnsanlar birbirlerini severler ama kendilerini göstermeye cesaret edemezler. Hislerini saklar, kırgınlıklarını erteler, ihtiyaçlarını gizlerler. Söylenmesi gereken sözler söylenmez, sorulması gereken sorular sorulmaz. Zamanla iki insanın arasına görünmez duvarlar örülmeye başlar.
Oysa ilişkileri bitiren çoğu zaman büyük kavgalar değildir. Bazen bir ilişkinin sonunu hazırlayan şey, yıllarca kurulmamış bir cümledir.
İnsan ilişkilerindeki en büyük paradokslardan biri şudur: En çok yakın olmak istediğimiz insanlara karşı en savunmasız hâlimizle çıkmak zorundayız. Fakat tam da bu nedenle korkarız. Çünkü yakınlık yalnızca sevilme ihtimalini değil, reddedilme ihtimalini de beraberinde getirir.
Bu yüzden birçok insan sevgi ister ama açıklık istemez.
Anlaşılmak ister ama kendini anlatmaz.
Görülmek ister ama maskelerini çıkarmaz.
Sonra da neden yalnız kaldığını anlamaya çalışır.
Aslında bir ilişki iki insanın buluşmasından çok daha karmaşık bir süreçtir. Her insan ilişkiye yalnızca kendisini değil; geçmişini, yaralarını, korkularını, eksik kalmış ihtiyaçlarını ve öğrenilmiş savunmalarını da getirir. Bu nedenle bir ilişki çoğu zaman iki kişinin değil, iki hayat hikâyesinin karşılaşmasıdır.
Çocukluğunda değersiz hissetmiş bir insan, yetişkinlikte sevgiyi kaybetmekten daha çok korkabilir.
Defalarca hayal kırıklığı yaşamış biri, güvenmek yerine mesafeyi tercih edebilir.
Terk edilmekten korkan bir insan ise bazen terk edilmeden önce kendisi uzaklaşabilir.
Dışarıdan bakıldığında mantıksız görünen birçok davranışın altında aslında incinmekten korunma çabası vardır.
Ne var ki insanı koruyan her duvar aynı zamanda onu yalnızlaştırır.
Belki de ilişkilerdeki en büyük olgunluk, karşımızdaki insanı değiştirmek değil, kendi korkularımızı tanımaktır. Çünkü çoğu zaman sorun karşımızdaki kişinin kim olduğu değil, bizim ona yaklaşırken hangi yaralarımızın konuştuğudur.
Gerçek yakınlık, kusursuz insanlar arasında kurulmaz. Tam tersine, kusurlarını saklamaktan vazgeçen insanlar arasında oluşur. Birbirine güvenen insanlar, güçlü oldukları için değil; zayıflıklarını göstermeye cesaret ettikleri için yakınlaşırlar.
Sevgi çoğu zaman romantik filmlerde anlatıldığı gibi kusursuz bir uyum değildir. Daha çok, iki insanın bütün eksiklerine rağmen birbirine doğru yürümeyi seçmesidir.
Çünkü insan ilişkilerinde asıl mesele birbirini bulmak değil, birbirine ulaşabilmektir.
Ve belki de hayatın en önemli sorularından biri şudur:
Bizi birbirimizden uzak tutan şey gerçekten mesafeler mi, yoksa yaklaşmaya cesaret edemediğimiz kendi iç dünyamız mı?
Yazarlar
Sevgiyle Oyalamak: Duygusal Belirsizliğin Görünmeyen Yüzü
İnsan ilişkilerinde en yıpratıcı deneyimlerden biri açık bir reddedilme değil, belirsizlik içinde bırakılmaktır. Bazı kişiler sevgi, ilgi ve yakınlık gösterirken aynı zamanda ilişkiye dair net bir sorumluluk almaktan kaçınırlar. Bu durum, karşı tarafta umut ile hayal kırıklığı arasında gidip gelen duygusal bir döngü yaratır.
Psikolojik açıdan bakıldığında, sevgiyle oyalamak; kişinin karşısındakinin duygusal yatırımından yararlanırken ilişkiyi tanımlamaması, netleştirmemesi ve sürekli ertelenen beklentiler oluşturmasıdır. Bu süreçte kişi zaman zaman ilgi gösterir, yakınlaşır, umut verir; ancak ilişkinin gerektirdiği bağlılık, tutarlılık ve sorumluluktan uzak durur. Böylece karşı taraf, ilişkinin gerçekliğinden çok ihtimaline bağlanmaya başlar.
Duygusal belirsizlik, açık bir ayrılıktan daha fazla psikolojik yük oluşturabilir. Çünkü insan zihni kesinlikten çok belirsizlikle mücadele etmekte zorlanır. Beklemek, anlamlandırmaya çalışmak ve sürekli “belki”lere tutunmak zamanla özsaygıyı, güven duygusunu ve duygusal dengeyi zedeleyebilir.
Sağlıklı sevgi ise belirsizlik değil güven üretir. Kişiyi değersizleştirmez, görünmez kılmaz ve sürekli bir sorgulama içinde bırakmaz. Sevgi; netlik, tutarlılık, saygı ve sorumlulukla kendini gösterir.
Unutulmamalıdır ki; gerçek sevgi insanın hayatına huzur getirir, belirsizlik değil. Sizi sürekli bekleten, kararsız bırakan ve duygularınızı askıda tutan şey sevgi değil; sevginin gölgesine saklanmış bir oyalanma biçimidir. İnsan, kendisini seçmeyeni bekledikçe değil, kendi değerini seçtiğinde özgürleşir.
Uzm. Psk. Emine Çiçek
Akademisyen
-
Almanya1 hafta önceAnuga Köln 2025: Gıda Dünyasının Kalbi Almanya’da Attı
-
Özel Haber1 hafta önce“İzmir’in Unutulan Mahallesi: Basmane Sokaklarında Bir Gün”
-
Özel Haber4 ay önceİzmir Basın Mensupları Hilton Garden Inn Izmir Bayraklı’nın İftar Yemeğinde Buluştu
-
Almanya1 hafta önce“Bir Bavul Bir Umut”: Gurbetçilerin Hikâyesi Kitap Oldu
-
Yazarlar2 hafta önce
Sevgiyle Oyalamak: Duygusal Belirsizliğin Görünmeyen Yüzü
-
Özel Haber1 hafta önceCeyhan’da Cerit Aşireti ve Güleç Ailesi’nin Hikâyesi
-
Yazarlar1 hafta önce
Entrika, kaos, siyaset, lisan, din ve ideolojik ayrılıklar…
-
Tüm Manşetler3 yıl önceUmut Yılmazkeçeci Yazdı;SAĞLIK TURİZMİ AVRUPA
