Bizi Takip Edin

Genel

KIYAS ÇAĞINDA “KENDİN’ OLABİLMEK

yazar

Yayınlandı

Tarih

Taner İşeri Yazdı: KIYAS ÇAĞINDA “KENDİN’ OLABİLMEK

​Her sene Haziran ayının gelmesiyle birlikte sınav maratonu ve buna bağlı telaşlar baş gösterir. Sonuçlar, tercihler derken dereceye girenler belli olur. Türkiye şartlarında eşit imkânlarla hazırlanmadığı hâlde aynı sınavlara “eğitimde fırsat eşitliği” adı altında giren çocuklardan bazıları büyük başarılar elde eder. Ardından gerek ulusal basında gerekse sosyal medyada şu tarz haberlere rastlarız: “Filanca köyde çobanlık yapan Mustafa 500 tam puan aldı.”, “Düzenli çalıştı ve başardı.”, “Çevresiyle iletişimini koparıp sadece derslerine odaklandı ve kazandı.”
​Toplum olarak biz “en”leri yazar, “en”leri konuşuruz; çünkü prim yapan, ilgi gören budur. Oysa aynı coğrafyada, benzer koşullarda aynı emeği verip sadece üç yanlış yaptığı için “en” olamayan bir çocuk ya da genç, sistem tarafından görmezden gelinir. Sistem adeta şöyle der: “O genç de bu denli çok çalışsaydı, o da 500 puan alıp birinci olurdu.” Maalesef durum tam da tarif ettiğim bu acımasız noktada.
​Bu “en” olma hâli, sosyal medyanın da yoğun pompalamasıyla iyice başa bela bir duruma dönüştü: En komik, en başarılı, en çok izlenen, en güzel, en çok takipçisi olan… Etrafımızı tam anlamıyla bir “en olma” furyası, hatta fırtınası sarmış durumda. Eskiden, yani benim çocukluğumda en fazla komşunun çocuğuyla kıyaslanırken, bugün artık tüm Türkiye ile kıyaslanır hâle getirildik. Çocukluğumuzda bizden çalışkan, iyi, namuslu ve dürüst olmamız istenirdi; fakat bunlar nicel olarak ölçülebilir değerler olmadığı için bizden “en iyisi” olmamız beklenmezdi. Bizler, kendi potansiyelimiz doğrultusunda ve ruh sağlığımızı koruyarak kendimizin en iyi versiyonu olmaya çabalardık. Gönül elbette en iyisini ister, bu insan doğasının bir parçasıdır; lakin bu çaba başkalarının takdirini kazanmak için değil, kişinin kendi öz saygısına yaptığı bir yatırım olmalıdır.
​Ne var ki bu durum, artık içinden çıkılmaz nevrotik bir hâl almaya başladı. Birey, sırf kendisi için çabalamayı bıraktı; aile içinde “en iyi çocuk”, iş yerinde “en başarılı çalışan”, sanat dünyasında “en güvenilir ünlü” olma yarışına girdi. Her şey, bir başkasının —daha doğrusu başkalarının— onayına ve beğenisine mazhar olma çabasından ibaret hâle geldi.
​Oysa hayat, başkalarının kurduğu podyumlarda sergilenen bir yarış değil; kişinin kendi içsel yolculuğudur. Kendimizi başkalarının “en”leriyle ölçmeye devam ettiğimiz sürece, görünürde zirveye çıksak bile ruhumuzda derin bir yetersizlik hissiyle baş başa kalacağız. Belki de yeniden hatırlamamız gereken tek şey; alkışlanan bir “en” olmak değil, kendi sınırlarımız içinde “kendimiz” kalabilmenin ve öz saygımızı koruyabilmenin en büyük başarı olduğudur.

Okumaya Devam Et
Reklam
Yorum Yapın

Leave a Reply

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Genel

İÇİMİN EN SEN HALİ

Yayınlandı

Tarih

İçimde hep sen varsın; bu yüzden içinde sen olmayan hiçbir şeyi sevemiyorum. Ev mesela… Ancak içinde sen varsan bir anlam ifade ediyor benim için. Sen yoksan ev de yatak da yürek de bomboş, anlamsız kalıyor. Sürekli senin ruhunda bir yerde olmak istiyorum; çünkü benim içim tamamen sensin.
​Aslında aklımdan, gönlümden geçenleri anlatmak için başlamıştım bu satırlara ama fark ettim ki içimden sadece sen geçiyormuşsun. “Keşke içimden geçerken orada öylece kalsan,” diyorum bazen. Sonra senin içinde, benim içimdeki sen kadar büyük bir “ben” olmadığı gerçeğiyle yüzleşiyor, bunun imkânsızlığını anlıyorum.
​Bir şarkı, “İçinden geçeni söyle, kalırsa yazık olur,” diyordu. Ben de içimde hiçbir şey kalmasın istedim; sen hariç… İçimde saklamak istediğim tek şey sensin ama sen sadece oradasın, derinlerimde. Ne olurdu sanki dışımda da olsaydın, geçmişte olduğu gibi çepeçevre sarsaydın beni? Bizi var ettiğimiz o güzel zamanlara dönebilseydik… Biliyorum; ne sen artık o “biz”e dönebilirsin ne de ben artık olamayacak bir masalın içinde var olabilirim.
​Ne güzel demiş Ahmed Arif: “Yokluğun, cehennemin öbür adıdır.” Yokluğunun yarattığı bu cehennemde bana iyi gelen yegâne şey, içimde yaşattığım o kocaman sen. Ama çok korkuyorum; bir gün o da gidecek, bu yangın da sönecek diye. “İnsanoğlu her şeye alışır,” diyorlar. Belki doğrudur… Lakin bunu söyleyenler, böylesi bir sevdanın yoksunluğunu hiç yaşamamış olmalılar ki uzaktan ve böylesine üst perdeden ahkâm kesebiliyorlar.
​Oysa bilmedikleri bir şey var: İnsan her şeye alışmaz, sadece yokluğun açtığı o derin uçurumun kenarında yaşamayı öğrenir. Varsın dünya alışmaktan bahsetsin, varsın zaman geçsin… İçimdeki sen, bu cehennemin ortasındaki tek cennetim olarak kalacak. Çünkü seni içimden uğurlamak, kendimi tamamen yok etmek demektir; ben seni sakladıkça varım.

Okumaya Devam Et

Genel

Herkes Haklı, Herkes Masum, Kimse Sorumlu Değil

Yayınlandı

Tarih

Herkes Haklı, Herkes Masum, Kimse Sorumlu Değil

Bu ülkede kimle konuşsanız haklıdır. Biraz dinlerseniz masumdur da. Biraz daha sabrederseniz sorumluluğun aslında başkasına ait olduğunu da öğrenirsiniz. Bu kadar haklı ve masum insanın yaşadığı bir yerde işlerin neden bu kadar ters gittiği ise hâlâ açıklanabilmiş değil. Belki de mesele tam olarak budur.
Haklılık, artık bir sonuç değil; bir ön kabuldür. İnsanlar ne yaşandığını değil, neden haklı olduklarını anlatır. Tartışmalar gerçeğe ulaşmak için değil, pozisyon korumak içindir. Haklıysan dinlemen gerekmez. Haklıysan şüphe etmen gerekmez. Haklıysan zaten suçsuzsundur.
Masumiyet de bu haklılığın doğal devamıdır. Kimse bilerek yapmamıştır, kimse isteyerek kırmamıştır, kimse farkında değildir. Her şey “niyetsizce” olmuştur. Hayat, nedense sürekli kimsenin sorumluluğunu almadan ilerleyen olaylarla doludur. Yanlışlar vardır ama irade yoktur. Sonuçlar ağırdır ama eller temizdir.
Sorumluluk ise bu anlatının dışında tutulur. Çünkü sorumluluk, hikâyeyi bozar. Sorumluluk, insanın kendine anlattığı masumiyet masalına çomak sokar. Yanlışın varlığını kabul etmek yetmez; o yanlışta kendi payını görmek gerekir. Bu da pek tercih edilmez.
O yüzden sorumluluk hep ertelenir. Şartlar uygun değildir. Zamanlama kötüdür. Önce başkaları başlamalıdır. Sorumluluk, herkesin kabul ettiği ama kimsenin üzerine almadığı ortak bir yüktür. Yerde durur, büyür, ağırlaşır. Sonra herkes bu ağırlıktan şikâyet eder.
İronik olan şudur:
Haklılık rahatlatır ama düzeltmez.
Masumiyet aklar ama iyileştirmez.
Sorumluluk ise can yakar ama dönüştürür.
Biz ilk ikisini seçip üçüncüsünden kaçtıkça, düzen tam da bu hâliyle kalır. Herkes haklı olduğu için kimse öğrenmez. Herkes masum olduğu için kimse yüzleşmez. Kimse sorumlu olmadığı için hiçbir şey değişmez.
Bu yüzden tartışmalar çoğalır ama ilerleme olmaz. Tepkiler büyür ama dönüşüm gelmez. Gürültü artar ama anlam derinleşmez. Herkes konuşur, kimse dinlemez. Çünkü dinlemek, ihtimal barındırır. O ihtimal de insanın kendisiyle ilgili rahatsız edici bir gerçeğe açılabilir.
Belki de artık soruyu başka türlü sormak gerekiyor.
“Haklı mıyım?” değil.
“Masum muyum?” da değil.
Belki de asıl soru şu olmalı:
Bu tabloda benim payım ne?
Çünkü sorumluluk, kimsenin üzerine almak istemediği bir yük değil. Herkesin sırtında zaten taşıdığı ama yere bırakmaya çalıştığı bir gerçektir. Yere bırakılan her sorumluluk, zamanla ortak bir ağırlığa dönüşür. Sonra o ağırlığın altında kalınca hep birlikte şikâyet ederiz.

Bu kadar haklı, bu kadar masum, bu kadar sorumsuz kalabalıkların kurduğu düzenler genelde şaşırtıcı olmaz.
Sadece yavaş yavaş ağırlaşır.
Ve en sonunda herkes şunu söyler:
“Bu hâle nasıl geldik?”
Cevap da genelde en rahatsız edici olanıdır:
Adım adım. Hep birlikte. Sorumluluğu üzerimize almadan..

Okumaya Devam Et

Trenler

Avrupa Medya Grup© 2026. Her hakkı saklıdır.