Yazarlar
BİR KAVRAM KARMAŞASI: SANATI VE İNSANI AYRI DÜŞÜNME ÇABASI.
Dr. Nil Yüzbaşıoğlu Yazdı: BİR KAVRAM KARMAŞASI: SANATI VE İNSANI AYRI DÜŞÜNME ÇABASI.
Sanatın, onun üzerine düşünen, onu değerlendiren ve onu icra eden bilinçli insanlar tarafından yapılmış pek çok tanımı vardır. Bu tanımlar, onu tanımlayan kişi, grup veya akımların manfiestoları; çağın gerekleri, dönemin eğilim ve ihtiyaçları üzerinden çok çeşitli şekillerde ortaya çıkar. Sanatın tanımları ve işleniş biçimi ile ilgili tartışmalı ya da artık geçerliliğini yitirmiş eğilimleri ne olursa olsun hepsinin ortak bir noktası vardır: İnsan.
Sanat bir alan olarak, bilinçli bir biçimde sınıflandırılmaya ve sanatın üzerinde çeşitli görüşler bildirilmeye başlandığında ‘mimesis’ kavramı biliçli bir düzeyde değerlendirilmeye başlandı. Konumuz bu görüşler ya da bu görüşlerin evrimi değil; konumuz, sanatın temelini çok basit bir biçimde gerçeğin kurgulanmış hali olarak almak ve onun insanla olan bağını açıklamak olacaktır. Nasıl bir kurgu? Hangi gerçeğin kurgulanışı? İnsan ve insanlık tarihi sanatın neresinde? İnsanı sanattan ayrı düşürmek bir “çaba” mı?
Sanat ve evrim süreci üzerine yazdığım yazıda, sanat ve insanın nasıl ayrılmaz bir bütün olduğunu anlatmıştım. Zaten nasıl ayrılabilir ki, sanatı üreten insan değil mi? Ancak burada çok önemli bir nokta var ve bu noktadaki görüş oldukça yaygın: “Sanat elitist bir kavramdır, herkes sanatı anlamaz, dolayısıyla belli bir zümreye hitap eder.” Kavram karmaşasını besleyen bu görüşü ögelerine ayırıp, her şeyi yerli yerine oturtmak gerekir.
Öncelikle, gerçek bir sanat eserini herkesin teknik olarak anlayamayacağı; bir akademisyen, nitelikli bir sanatsever ya da bir sanatçı tarafından değerinin, derinliğinin, emsalleri ve sanat tarihini içindeki yerinin belirlenebilineceği tartışılmaz bir gerçektir. Ancak bu gerçek sanatı, toplumdan ve sosyal hayatın en uzakmış gibi görünen alanlarından ayırmaz. Şöyle düşünelim; sayısal bilimler, onun uzmanı olmayan insan için idraki zordur; ama onun sonuçlarından biri olan teknolojik gelişmeler hayatımızın içinde ve kullandığımız teknolojik aletlerin çalışma prensibini bilmiyoruz. Buna rağmen kendimizi teknolojinin uzağında görmüyoruz. O halde neden insanlığın bilincini, serüvenini ve ruhunu yansıtan sanatı yabancı bir şey gibi görüyoruz? Sanatın elitist bir alan olması ise bu noktada aydınlatılması gereken ikinci unsur. Çünkü evet, öyle denebilir; herkes sanatçı olamaz, herkes sanatı derinden kavrayamaz, herkes onun değerini ölçemez. Ancak burada “elit” olanı, zihinle alakalı bir kategoriye oturtmak gerekir. Benim bu görüşüme karşılık, birileri diyecektir ki, ama sanatın geçmişinde aristokrasi ve burjuvazinin yeri aşikar. Bu söylem doğru olmakla birlikte, zamanın geçtiğini, çağın değiştiğini unutmamak lazım. Okuma yazma oranının az, insanların çoğunlukla aç ya da çalışma derdinde olduğu bir yerde, eğer içinde bir sanat dehası yoksa, sanatla ilgilenmesi mümkün olmayacaktır. Lakin bu da sanatı ve insanı ayrı kılacak bir kategori değil. Sanatın elitist bir çaba olmasına dönelim. Doğuştan bir deha olarak dünyaya gelenlerden ayrı olarak sanatı anlamlandırmak veya onu icra etmek için belli bir tedrisattan geçmeniz ve disiplinle çalışmanız gerekir. Böyle olduğu takdirde işte siz sanatın kapılarını açmış ve bu bağlamda “elit” bir zihinsiniz. O zaman baştaki tezi şu düşüceye doğru çekebiliriz: “Sanat, zihnen kendini geliştirmiş veya geliştirmeye açık herkesin talep edebileceği bir alandır.”
Yukarıda ‘talep etmek’ ifadesini özellikle kullandım. Çünkü uzun bir paragraf boyunca insan ve sanatın birlikteliğini anlattım ve dedim ki, işin uzmanıysanız sanatı anlamlandırma ve değerlendirme işlevini daha nitelikli ve nesnel bir biçimde gerçekleştirirsiniz. Peki sanatın insana ulaşması için bu işlevlere ihtiyacı var mı? Tabii ki yok.Bir eserle muhatap olduğunuzda ya da onu icra etmeye çalıştığınızda hissetiklerinizi, yaşadığınız duygusal ve düşünsel arınmayı nereye oturtacağız? Sanatın anlaşılmak için değil, duyulmak için olduğunu(bu fikirde olan sanatçılar ve teorisyenler mevcut) kavrayalım o vakit. Sanatın hitap ettiği kitlenin genişlemesi de işte bu noktada başlıyor. Bir eseri didik didik etmek, ondan alınacak estetik hazzı, ondan öğrendiklerinizi ve ondan kaynaklanan katharsisi çoğu zaman örseler. Üstelik bu zorunlu da değildir, eserin size bir şeyler öğretmesi, sizi dönüştürmesi, duygularınızı harekete geçirmesi, sizi cesaretlendirmesi, ufkunuzu açması, görmediğinizi göstermesi vb. için işin uzmanı olmanıza gerek yok. Eserle zihniniz arasında önyargısız bir köprü kurmanız yeterli. O anda ya da daha sonra, o eserden aldığınız çok kazanım olduğunu farkedeceksiniz.
Bir eserden kazanım elde etmek, alımlama estetiği bakımından çok temel eylemleri temsil eder. Bu eylemlerin içinde en yararlı olanı sanatın insanın imdadına yetişmesidir. Var olduğu zamandan bu yana, varlığını anlamlandırmak, dünyayı anlamlandırmak ve birbiriyle savaşmak zorunda kalan insanın içinde boğulduğu dünya ve varlık açmazında sığındığı güvenli limanı sanattır. Sanat öyle bir kurgudur ki, gerçeği eline aldığında onu sadece estetik süzgeçlerden geçirmez, onu bir üst akıl süzgecinden de geçirir. Üstüne üstlük elimizde binlerce yıllık bir külliyat mevcut ve zamanını aşan her eser bize binlerce yıllık bir tecrübeyi aktarıyor. Zor zamanlarda sanata sarılmanın faydası, bence sanat ve insan arasındaki en büyük dayanışma; hele de uyarıcının ve zorluğun bu denli çok olduğu bir dünyada. Gerçeğin cevabını kurguyla veren bir hazine var elimizde.
Bir tablo düşünün, bu tablo Kurtuluş Savaşı’ndan bir sahneyi resmetmiş olsun. Acı, hüzün, minnet, kızgınlık,nefret, gurur ve vatanpervelik duygularının hepsini aynı anda yaşarsınız. Yine bir roman düşünün ki, çağımızın toplum ve sistem tarafından kuşatılmış, gerçek ve doğru algısını yitirmiş, bu durumun içinden çıkamayan bireyini ele alsın. O romanın kişileriyle aynileşirsiniz. Çaresizlik, boğulma, kaygı, korku, acı, sevgi, hüzün, melankoli gibi duyguların içinde kalırsınız. Ancak roman size bunlardan nasıl kurtulabileceğinizin anahtarını bir yerde sunuyordur. Bunu görebilirseniz sancınız bir ölçüde azalır ya da ona bir çözüm bulursunuz. Bütün bunları yapmak için uzman olmanıza, o eserin teknik özelliklerini ortaya koymanıza, o eserin sanat tarihi içindeki yerini belirlemenize gerek yok. O sanatın insanla ilişkili olduğu başka bir alan.
Sanatı insandan ayrı düşünme çabası hususu gözlemlerime göre bilmemekten ya da kendini sanat ehli ilan eden ama olmayan insanların boşboğazlıklarından kaynaklanıyor. Sanatın tarihinde aristokrasi ve burjuva olduğu gibi halk da var. Manileri, türküleri söyleyen kim? Evet, mesela bir Karacaoğlan’ı anlamak kolay gibi görünür, ama değildir. Lakin Karacaoğlan’ı hissedebilirsiniz. Tarlasında çalışırken mırıldanan bir köylü, ritimle birlikte duygu katharsisi yaşıyor, sadece estetik bir eylem içinde olduğunun farkında değil. Aynı ritimle ve maskeyle ritüel yapan ilk insan misali. Sanatı böyle bir çabanın içine oturtmak asla onun sınırlarını daraltmak değil, aksine sanatın sınırı o kadar geniş ki, farkında ya da değil, her insan onu bir şekilde kullanıyor.
Sanatı insandan uzaklaştırma çabası içinde olan ikinci grup, sanatın özünü, tarihin, teorisini bilmeyen sözde sanatseverlerdir. Ço az bir bilgi ve yetenekle, girdiklerini düşündükleri sanatın içinde okadar debelenirler ki, yaşadıkları aşağılık kopmleksi onları sanatı tekelleştirme çabasına iter. Günümüzde insanların sanatçı ya da akdemisyen zannettikleri bu insanların, sanata en büyük zararı verdiklerini düşünüyorum.
Birileri ne derse desin insan ve sanat, insanlığın ritüllerinden ve onun “Homo Ludens” olarak var oluşundan doğmuştur. Yeri evrim sürecinde açıkça görülmektedir. Sürekli bir şeylerle savaşmak zorunda olduğumuz bir dünyada yaşıyoruz. İnsanlık için çok zor bir süreçten geçiyoruz. Elimizdeki hazinenin farkına varmamız, sanatın kıymetini ve yüceliğini anlamamız dileğiyle.
Nil Yüzbaşıoğlu.
Yazarlar
“Güven bana.”, “İnan ki.”, “İstersen yemin edebilirim.”
Bu cümleler çoğu zaman hakikatin değil, onay bekleyen bir iddianın ön sözüdür. Çünkü doğruluk kendini ispat etmek için yüksek sesle konuşmaz. Güven de yeminle değil, zaman içinde sergilenen tutarlı davranışlarla inşa edilir.
Ne var ki bugün güven, en çok dile getirilen fakat en az hissedilen değerlerden biri hâline gelmiştir. Verilen her söz teminat ister olmuş, dostluklar bile yazılı bir senet arar noktaya gelmiştir. Aslında buna “son zamanların sorunu” demek de eksik kalır. Uzun yıllardır toplum olarak derin bir güven ve iletişim bunalımı yaşıyoruz. İyilik yapmaktan çekinen, iletişim kurmaya korkan, en samimi davranışın bile ardında bir menfaat arayan bir anlayış giderek yaygınlaşıyor.
Koronavirüs dönemini hatırlayalım. Görünmeyen bir virüs nedeniyle insanlar birbirinden uzak duruyor, hastalanmaktan korkuyordu. O salgının aşısı bulundu, tedavisi geliştirildi ve zamanla hayat normale döndü.
Peki ya asıl bulaşıcı hastalık olan güvensizlik? Onun ilacı nedir?
Bugün artık güvenin son demlerini yaşadığını söylemek bile iyimser kalabilir. Güven, toplumsal hayatın birçok alanında ciddi bir erozyona uğramıştır. Aynı çatı altında yaşayan aile bireyleri dahi birbirine kuşkuyla yaklaşırken, yılların dostluğu tek bir sözle sona erebilmekte, dostlukların düşmanlığa dönüşmesi ise yalnızca birkaç dakika sürebilmektedir.
Herkesin kendine göre bir doğrusu olabilir; ancak hakikat tektir. Yalan ise binlerce kılığa bürünür. Bir girdap gibi önce güveni, ardından doğruları, sonunda da insan ilişkilerini yutar. Geriye ise kırılmış gönüller, parçalanmış dostluklar ve birbirine yabancılaşmış insanlar kalır.
Dün saadet zincirleri, bugün kontrolsüz yatırım vaatleri, kripto para dolandırıcılıkları, bazı banka, kuyumcu ve inşaat mağduriyetleri… Saymakla bitmeyen bu örneklerin ortak noktası, yalnızca maddi kayıplar değildir. Asıl kaybedilen, insanların birbirine duyduğu güvendir.
Geçmiş sorgulanıyor, bugün sorgulanıyor, geleceğe dair umutlar bile şüpheyle karşılanıyor. Güzel olanı takdir etmek yerine kusur aramak, samimiyeti anlamaya çalışmak yerine niyet okumak alışkanlık hâline geliyor. Öyle ki artık neredeyse her taşın altında bir art niyet aranıyor.
Öyle bir çağın içindeyiz ki menfaat yoksa selam bile eksik kalıyor. Oysa güven; imzayla değil, karakterle kazanılır. İnsan verdiği söz kadar değil, tuttuğu söz kadar değerlidir.
Peki, ne yapmalıyız?
Kimseye akıl vermek gibi bir iddiam olamaz. Ancak güveni yeniden inşa etmek, bireysel olduğu kadar toplumsal bir sorumluluktur. Bu inşa büyük adımlarla değil, küçük fakat samimi davranışlarla başlar. İçten bir tebessüm, karşılıksız verilen bir selam ve hiçbir menfaat gözetmeden yapılan bir iyilik, toplumsal güvenin yeniden filizlenmesinin ilk adımlarıdır. Çünkü iyilik, insanlığın ortak dilidir.
Bozulan toplumsal yapıya “Boş ver.” demek yerine, “Ne yapabiliriz, nasıl düzeltebiliriz?” sorusunu sormak zorundayız. Güven kendiliğinden oluşan bir duygu değildir; emekle, sabırla, ahlakla ve tutarlılıkla inşa edilen bir değerdir. Bunun için önce sağlam bir karakter temeli atılmalı, önyargılar bir kenara bırakılmalı ve olaylara sükûnetle yaklaşılmalıdır.
Çevremizde ve sosyal medyada toplumu ayrıştıran, fayda üretmeyen, yalnızca öfkeyi ve kutuplaşmayı besleyen söylemleri çoğaltmak yerine; saygıyı, nezaketi, birlik ruhunu ve ortak iyiyi güçlendiren seslere destek vermeliyiz. Toplumu zedeleyen her fikri sırf “özgürlük” adına alkışlamak ya da görmezden gelmek yerine, hukuk ve ahlak zemininde mücadele etmek de bir vatandaşlık sorumluluğudur.
Unutulmamalıdır ki güven, bir toplumun görünmeyen harcıdır. Harcı bozulan bina nasıl ayakta kalamazsa, güveni yıpranmış toplumlar da uzun süre ayakta kalamaz. Güveni yeniden tesis etmek; sadece bugünü değil, çocuklarımıza bırakacağımız yarını da inşa etmektir. Belki de bugün birbirimize verebileceğimiz en büyük söz, “Güven bana.” demek değil; güvenilecek bir insan olmaya gayret etmektir.
Yolunuz gül renginde , gül kokusunda olsun her daim.
Yazarlar
Korkunun İnşası
İnsan bazen yaşadığı tehlikelerden değil, kendisine sürekli gösterilen tehlikelerden korkmaya başlar.
Korku, insanı hayatta tutan en eski duygulardan biridir. Tehlikeyi fark etmemizi sağlar. Önlem almamızı sağlar. Gerektiğinde kaçmamızı, gerektiğinde mücadele etmemizi sağlar. Bu yönüyle korku, düşmanımız değil; yaşamı koruyan doğal bir mekanizmadır.
Sorun, korkunun kendisi değildir. Sorun, korkunun yönüdür.
Çünkü insan zihni, her tehlikeyi aynı ölçüde değerlendirmez. Bazen en büyük tehlikeyi gözden kaçırırken, en görünür olana odaklanır. Bunun nedeni yalnızca yaşanan olaylar değildir; o olayların bize nasıl ve ne sıklıkla gösterildiğidir.
Bir toplumun korkuları çoğu zaman yaşanarak değil, tekrar edilerek büyür. Aynı görüntüler… Aynı başlıklar… Aynı hikâyeler… Aynı öfke… Aynı cümleler… Bir süre sonra zihnimiz, sürekli gördüğünü en büyük gerçek sanmaya başlar.
İnsan beyni ilginç bir şekilde çalışır. Sık karşılaştığı örnekleri, en yaygın örnekler gibi algılama eğilimindedir. Bu yüzden bazen istatistiklerden çok hikâyeler etkiler bizi. Bir olayın kaç kez yaşandığından çok, kaç kez karşımıza çıktığı belirler korkularımızı. İşte tam da bu nedenle, çağımızın en büyük güçlerinden biri bilgi üretmek değil, dikkat yönetmektir. Çünkü dikkatimizi yöneten, zamanla korkularımızı da yönlendirir.
Korku yalnızca bireysel bir duygu değildir. Toplumsal bir iklim de oluşturur. Hangi olayları konuştuğumuz… Hangilerini görmezden geldiğimiz… Hangi acılara ağladığımız… Hangilerine sessiz kaldığımız… Bütün bunlar, bir toplumun vicdan haritasını da şekillendirir.
Hiçbir toplum bütün acılara aynı anda odaklanamaz. Bu mümkündür de değildir. Fakat bir toplum, yalnızca belirli acıları görmeye başladığında başka acılar görünmez hâle gelir. İşte bu görünmezlik, zamanla adalet duygusunu da zedeler. Çünkü hakikat, tek bir pencereden bakıldığında eksik görünür.
Bir şehirde güvenlikten söz ediyorsak, bunu tek bir başlık altında konuşamayız. Çocukların güvenliği… Kadınların güvenliği… Yaşlıların güvenliği… Hayvanların güvenliği… Trafik güvenliği… Deprem güvenliği… Ekonomik güvenlik… Psikolojik güvenlik…Hepsi aynı bütünün parçalarıdır. Birini mutlaklaştırıp diğerlerini görünmez kıldığımızda, güvenliği değil; güvenlik algısını yönetmiş oluruz. Toplumların en büyük yanılgılarından biri de budur. Algıyı, gerçeğin yerine koymak.
Elbette her risk ciddiye alınmalıdır. Hiçbir insanın yaşadığı acı küçümsenemez. Hiçbir mağduriyet, “daha önemli sorunlar var” denilerek değersizleştirilemez. Fakat aynı şekilde hiçbir tekil sorun da, toplumun bütün gerçekliğini temsil ediyormuş gibi sunulmamalıdır. Çünkü korku, yönünü kaybettiğinde sağduyuyu da yanında götürür. Sağduyusunu kaybeden toplumlar ise çözüm üretmek yerine taraf üretmeye başlar. Artık insanlar aynı sorunun çözümünü konuşmaz. Birbirlerini konuşurlar. Karşı tarafın niyetini tartışırlar. Bir süre sonra gerçek sorun arka planda kalır; öfke ön plana çıkar. İşte kutuplaşma tam da böyle büyür.
Bazen bir olayın kendisi değil, o olay etrafında kurulan dil toplumu yorar. Çünkü dil yalnızca bilgi taşımaz. Duygu da taşır. Bir toplum her gün korkuyla konuşursa, zamanla korkuyla düşünmeye başlar.
Korkuyla düşünen insanlar ise daha hızlı yargılar, daha az dinler ve daha zor empati kurar. Belki de bu yüzden bugün kendimize başka bir soru sormamız gerekiyor:
Bizi gerçekten yaşadığımız olaylar mı yönlendiriyor? Yoksa sürekli maruz kaldığımız anlatılar mı?
Bu soru, yalnızca medya için değil, hepimiz için önemlidir. Çünkü her paylaşım, her başlık ve her tekrar; yalnızca bir bilgi dolaşıma sokmaz. Aynı zamanda bir duygu üretir. Bir korku üretir. Bir öfke üretir. Ya da bir umut üretir.
Toplumlar yalnızca kanunlarla şekillenmez. Anlattıkları hikâyelerle de şekillenir. Bu yüzden hangi hikâyeyi büyüttüğümüz kadar, hangi hikâyeyi görünmez bıraktığımız da geleceğimizi belirler.
Belki de gerçek sorumluluğumuz, insanlara ne düşüneceklerini söylemek değildir. Onlara, tek bir pencereden bakmanın hakikati eksiltebileceğini hatırlatmaktır. Çünkü korku, hakikatin yerine geçtiğinde yalnızca güven duygumuzu değil, muhakeme yeteneğimizi de sessizce elimizden alır.
Ve bir toplum, korkularını yönetemediğinde; çoğu zaman kararlarını da kendisi veremez hâle gelir.
Yazarlar
Vitrin Güzel, Hayat Dağınık
Biz gerçekten pratik zekâsı yüksek bir milletiz.
Sorunları çözmek gibi yorucu işlerle vakit kaybetmiyoruz; onları görünmez hâle getiriyoruz. Yoksulluk mu var? Önüne paravan çekeriz. Yol mu bozuk? Misafir gelince yaparız. Emekli geçinemiyor mu? Sabır tavsiye ederiz. Genç umutsuz mu? Ona biraz tarih, biraz hamaset, biraz da “şükret” karışımı veririz.
Böylece herkes kendi acısını unutmasa bile en azından onu konuşmamayı öğrenir.
Ankara’da uluslararası bir zirve yapıldı. Şehir hazırlandı, yollar düzenlendi, görüntüyü bozan ne varsa toparlandı. Elbette devlet misafir ağırlar, başkentini düzenler, güvenlik önlemi alır. Buna kimsenin itirazı yok.
İtirazımız başka bir yere: Bu kadar imkân birkaç günlüğüne bulunabiliyorsa, neden yıllardır halkın gündelik hayatı için bulunamıyor?
Demek ki yol yapılabiliyormuş. Demek ki şehir düzenlenebiliyormuş. Demek ki görüntü istenince değişebiliyormuş.
Peki emeklinin sofrası neden değişmiyor? Yoksul mahallelerin kaderi neden değişmiyor?Barınaklara, sokaklara, okullara, hastanelere, kiralara gelince neden imkânlar birdenbire buharlaşıyor?
Ama meseleye böyle bakmak biraz tehlikeli. Çünkü düşünmeye başlarsak huzurumuz kaçar. Onun için bize daha kullanışlı gündemler gerekir.
Mesela sosyal medyada birbirimizi yiyebiliriz. Birimiz hayvanların yaşam hakkını savunuruz, öbürümüz bütün sokak hayvanlarını ülkenin baş meselesi ilan ederiz. Birimiz yoksulluğu konuşmak isteriz, diğeri hemen bambaşka bir tartışma açar. Birimiz adalet deriz, öbürümüz “Şimdi sırası mı?” diye sorar. Birimiz soru sormaya kalkarız, öbürümüz devreye girip “Vardır bir bildikleri” cümlesini kutsal mühür gibi basarız. Ne büyük kolaylık!
Düşünmeye gerek yok. Sorgulamaya gerek yok. Gerçeğe bakmaya gerek yok.
Hazır şablon cevaplarımız var bizim hazır gündemlerimiz: “Devlet bilir.” “Dış güçler yapıyor.” “Memleketin başka derdi yok mu?” “Sen önce şunu konuş.” “Bunlar hep algı.”……….
Aslında en büyük algı, algı kelimesinin kendisi oldu. Ne zaman gerçek bir sorun konuşulsa, hemen üstüne bu kelime örtülüyor. Yoksulluk algı. Geçim sıkıntısı algı. Hayvanların meçhul akıbeti algı. Aydınların susturulması algı. Gençlerin umutsuzluğu algı.Emeklinin pazarda fileyi dolduramaması da muhtemelen optik bir yanılsama.
Zaten bu ülkede bazı şeyler ancak bizim kapımıza dayanınca gerçek oluyor. Kendi babamız geçinemeyince ekonomi bozuluyor. Kendi çocuğumuz iş bulamayınca liyakat sorunu başlıyor. Kendi mahallemizin önü kapatılınca yoksulluk görünür oluyor. Kendi sevdiğimiz hayvan kaybolunca barınaklar aklımıza geliyor. Kendi fikrimiz değersiz görülünce özgürlük kıymetleniyor.
O zamana kadar her şey gayet normal.
Bir yanda ihtişamlı yapılar, ışıklı salonlar, protokol düzeni ve büyük cümleler var. Diğer yanda pazarın son saatini bekleyen emekliler, ay sonunu hesaplayan aileler, ne olacağı bilinmeyen sokak hayvanları, konuştuğu için bedel ödeyen insanlar ve her gün biraz daha yorulan bir toplum var.
Fakat biz yine de rahatız. Çünkü görüntü fena değil.
Yollar yapılmış. Paravanlar kurulmuş. Sokaklar temizlenmiş. Törenler tamamlanmış.Kameralar doğru açıya yerleştirilmiş. Geriye sadece halkın gerçek hayatı kalmış. O da zaten kadraja girmese daha iyi.
Bir ülkenin ayıbı yoksul insanlarının olması değildir. Asıl ayıp, yoksulluğu azaltmak yerine yoksulun görünmesini engellemektir. Bir toplumun sorunu hayvanların sokakta olması değildir; yaşam hakkını öfke malzemesine çevirmesidir. Bir devletin itibarı büyük binalarla değil, küçük insanların onuruyla ölçülür. Ama biz galiba itibarı biraz yanlış anladık.
Bize göre itibar, dışarıdan bakınca güzel görünmek. İçeride ne yaşandığı çok da önemli değil. Yeter ki misafirler geçerken düzen bozulmasın. Yeter ki kameralar ön cepheyi çeksin. Yeter ki sosyal medya kendi kavgasına devam etsin. Yeter ki kimse asıl soruyu sormasın:
Bu ülkede neden görüntü halktan daha kıymetli? İşte bütün mesele bu.
Biz yoksulluğu değil, yoksulluğun fotoğrafını düzeltiyoruz.
Vicdanı değil, vitrini parlatıyoruz.
Hayatı değil, dekoru yeniliyoruz.
Sonra da büyük bir ciddiyetle kendimizi tebrik ediyoruz:
Her şey yolunda. Saraylar ışıl ışıl. Paravanlar sağlam. Halk meşgul. Sosyal medya öfkeli.Vicdan geçici olarak sessizde. Yani anlayacağınız, memleket yönetilmiyor; kusursuz bir sahne düzeni kuruluyor.
Dekorun arkasında ne olduğunu soranlara da her zamanki cevabı veriyoruz:
“Şimdi sırası mı?”
-
Genel1 ay önceHerkes Haklı, Herkes Masum, Kimse Sorumlu Değil
-
Video1 ay önceKöln’de Hayat Durdu! 🎭 Karnaval Coşkusu | Kölle Alaaf!
-
Yazarlar1 ay önceKENDİ GERÇEĞİNE KÖK SALMAK: DİJİTAL ÇAĞDA “KENDİ OLMA” DEVRİMİ
-
Özel Haber1 ay önce“İzmir’in Unutulan Mahallesi: Basmane Sokaklarında Bir Gün”
-
Video1 ay önceViyana’da Büyüleyici Gece | Karlskirche’de Vivaldi Dört Mevsim Konseri
-
Video1 ay önceKöln’de Tatlı Sektörünün Kalbi Attı | ISM
-
Özel Haber5 ay önceİzmir Basın Mensupları Hilton Garden Inn Izmir Bayraklı’nın İftar Yemeğinde Buluştu
-
Yazarlar6 ay önce
Ben bir zeytinim
