Bizi Takip Edin

Yazarlar

Nurcan Erol Yazdı;Göçmen Kuşlar

yazar

Yayınlandı

Tarih

GÖÇMEN KUŞLAR

Okuldan geldiğinde tek odalı olan evlerinin içinin dağılmış eşyalarla dolu olduğunu gördü Ali. Annesi etrafa gelişi güzel dağılmış eşyaları küçük bir çantaya sıkıştırmaya çalışırken babası da bir sandığın içini boşaltıyordu. Babasının yüzündeki ifadenin donukluğundan bir şeylerin çok da iyi gitmediğini anlıyordu Ali, fakat sormaya cesaret edemedi.  Sırtından çantasını çıkardı. Tuvalet kapısının hemen yanında her gece uyurken yanında aldığı küçük ayıcığını gördü. Onu aldı, boş gördüğü bir köşeye oturdu. Evde şimdiye kadar görmediği büyük sessizlik yaşanıyordu.  Yaşanan bu derin ve uzun sessizliği babası bozdu. “ Ali sende eşyalarını topla”. Babasının bu sert ve net tavrı Ali’yi şaşırttı. Çünkü babası ona her zaman tüm babaların da yaptığı gibi çok kibar davranır, rica cümleleri ile konuşurdu. Babasının böyle emir verir gibi konuşmasına ilk kez şahit olan Ali dayanamayarak sordu “ Baba ne oldu, ne bu telaş, bu gerginlik neden? Neden eşyalarımı toplamak zorundayım? Biraz gergin, biraz düşünceli, biraz da kaygılı halde hazırlık yapmaya çalışan babası Ali’nin sorusu ile durakladı. Ali’nin yanına gitti onu dizine oturttu ve başladı anlatmaya. “ Bak oğlum biz artık buradan ayrılmak zorundayız. Hem ülkemizde yaşanan savaş, hem de savaşın yaratmış olduğu yokluk bize başka bir tercih yapma şansı bırakmadı. Her geçen gün yiyecek bulmakta zorlanıyoruz En yakın arkadaşlarımızla, komşularımızla yemeklerimizi paylaşamaz olduk. Ailemizi sağlıklı bir şekilde var edebilmek ve geleceğe taşıyabilmek için tek çıkış yolumuz ülkemizden başka bir ülkeye göç etmek.” Bu cümleleri duymaya hiç de hazır olmayan Ali elindeki ayıcığına daha fazla sarıldı. Göç etmek, ayrılmak, sürüklenmek. Birçoğunu ilk defa duyduğu bu kelimelerle, yedi yaşında bir çocuk nasıl hazır olabilirdi ki böyle bir şeye? Bir şeyler söylemek istedi babasına ama olmadı yapamadı. Kapının önüne çıktı. Hava üşütmüyor ama serinletiyordu. Derin bir nefes aldı. Sonbaharın son günleriydi. Kafasını gökyüzüne kaldırdığında bir yerden bir yere sürü halinde giden kuşları gördü. Bu güzel görüntüye bakarken nasıl bir hayatın onu beklediğini düşünmeye başladı. Yanına hemen yanı başlarındaki evde oturan Ali’den beş altı yaş büyük Mustafa geldi. “ Kuşlar göçe başladığına göre kışın gelmesine az kaldı” dedi Ali’ye. “Göç eden kuşlar mı?” dedi Ali.“Evet, göçmen kuşlar, yılda iki defa kuzey ve güney yarım küre arasında göç ederler. Kış aylarının gelmesiyle kuşların besin bulması zorlaşır ve bu durum aralarında rekabeti arttır. Bu sebeple kuzey yarımküredeki kuşlar her sonbaharda güney yarımküreye göç ederler. Hayatta kalmak için beslenmeleri, barınacak bir yer bulmaları gerekiyor.” Ali bunları duyunca önce babasının söylediklerini düşündü, sonra göçmen kuşları. Ne kadar da göçmen kuşlara benziyoruz diye geçirdi içinden. Mustafa’ya dönerek “ Mustafa abi göçmen kuşlar gittikleri yere alışabilir mi? Evlerini özlemezler mi? Yanlarında bir şey götürebilirler mi? Peki arkadaşları onlarla gelir mi? ”Ali’nin arka arkaya soruları Mustafa’yı çok da fazla şaşırtmadı. Ali’nin göçmen kuşlar hakkında bu kadar çok soru sormasının bir nedeni olmalı diye düşündü. “Çok merak ettin Ali bu kuşları, bir derdin var belli ki bir anlat bakalım” dedi. Ali başladı anlatmaya” Mustafa abi babam buralardan gideceğimizi, gitmek zorunda olduğumuzu söyledi. Biz de aynı bu göçmen kuşlar gibi bulunduğumuz yerden ayrılmak zorundaymışız. Besin bulmak, yaşamak için buna mecburmuşuz. Senin söylediğine göre kuşlar bunu bilerek ve isteyerek yapıyor biz ise mecburiyetten yapmak zorundaymışız. Babamdan bu cümleleri duyunca ne yapacağımı bilemedim kendimi hemen kapının önüne attım.” Mustafa Ali’nin söylediklerini dinledikten sonra başladı anlatmaya. “ Bak Ali bu sadece senin yaşadığın bir şey değil bizim evimizde de aynı hazırlıklar yapılıyor, hatta ülkemizin neredeyse yarısı başka yerlere göç etmek için hazırlanmaya başladı. Evimizden, yurdumuzdan ayrılmayı bende istemiyorum, ama sanırım başka çaremiz de kalmamış”. Konuşmaya devam etti. “ Sorduğun sorulara gelince elbette yeni bir yere alışmakta zorluk çekebiliriz, evimizi yurdumuzu özleriz. Ama nereye gidersek gidelim emin ol oralarda da senin gibi, benim gibi kocaman yürekli çocuklar vardır. Bizi çok güzel karşılayıp sahip çıkarlar.” Ali Mustafa’dan duydukları ile yaşamak zorunda kaldıkları durumu biraz olsun normalleştirdi. Mustafa abisi ile vedalaştıktan sonra içeriye girdi. Ortalık biraz daha toplanmıştı. Annesi “ Haydi bakalım Ali biz hazırız, senin içinde bir şeyler hazırladım. Sende almak istediğin birkaç parça eşyan varsa sırt çantana koy” dedi biraz ağlamaklı bir sesle.“Ne kadar yol gideceğimiz, neler yaşayacağımız belli değil.”. Ali sırt çantasını aldı. İlk önce ayıcığını koydu çantasına, sonra bir kalem, bir defter ve ailece evlerinin önünde çektirdikleri bir fotoğrafı aldı. Çantasına koyduğu her eşya ile biraz daha eksildiğini fark etti. Küçücük hayatına bu kadar büyük bir yük fazla diye düşündü sonra. Bir eliyle annesinin bir eliyle babasının elini tuttu. “Bir daha ne zaman döneriz evimize” diye sordu ailesine.“ Bir zaman vermek çok zor Ali ama emin ol bende senin kadar çok isterim evimize dönmeyi” diye cevap verdi babası. Büyük bir bilinmezliğe doğru çıktıkları yolda ailesi ile olmak güvende hissettirdi Ali’yi. Okul gidişlerinde ve dönüşlerinde kullandığı yola girdiklerinde aklına arkadaşları, öğretmeni ve okulu geldi. Onları düşününce buruk bir hal aldı yüzü. Kafasını gökyüzüne kaldırdı. Göçmen kuşları gördü. Bak anne göçmen kuşlar onlar. Annesi babası ile birlikte son bir kez aynı gökyüzüne baktılar.

Okumaya Devam Et
Reklam
Yorum Yapın

Leave a Reply

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yazarlar

Dikkat Ekonomisi: Zihnimizi Kim Yönetiyor?

Yayınlandı

Tarih


“Modern çağın en değerli kaynağı petrol değil, insanın dikkatidir.”
Bir zamanlar dünyanın en güçlü şirketleri petrolü kontrol ediyordu. Bugün ise dünyanın en güçlü şirketleri dikkatimizi kontrol ediyor. Çünkü çağımızın en değerli sermayesi para değil; insanın birkaç saniyelik dikkatidir.
Eskiden insanlar gazeteyi açar, okumak istedikleri haberi seçerdi. Televizyonu açar, izlemek istediği programı beklerdi. Kitabı eline alır, sayfalarını kendi iradesiyle çevirirdi.
Bugün ise çoğu zaman seçen biz değiliz. Bizim yerimize seçen algoritmalar var. Hangi haberi göreceğimizi… Hangi videoda daha uzun kalacağımızı… Hangi öfkeye ortak olacağımızı… Hangi korkuyu hissedeceğimizi… Ve hatta hangi düşüncelerin zihnimize daha sık uğrayacağını bile büyük ölçüde dijital sistemler belirliyor.
Elbette hiçbir algoritma düşüncelerimizi doğrudan yazmaz. Fakat düşüncelerimizin beslendiği ortamı şekillendirir. İnsan zihni boşlukta düşünmez; maruz kaldığı içerikler, tekrar eden mesajlar ve sürekli karşılaştığı duygusal uyaranlar zamanla onun gerçeklik algısını biçimlendirir.
İnsan psikolojisinin en temel özelliklerinden biri şudur: Dikkatimizi verdiğimiz şey, zamanla zihnimizin gerçeğine dönüşür.
Sürekli felaket haberleri izleyen biri, dünyanın yalnızca tehlikelerden ibaret olduğuna inanmaya başlayabilir. Sürekli kusursuz hayatlar gören biri, kendi yaşamını eksik hissedebilir. Sürekli öfke üreten içeriklerle karşılaşan biri, farkında olmadan daha tahammülsüz bir insana dönüşebilir.
Çünkü dikkat yalnızca görmek değildir. Dikkat, zihnin inşa ettiği dünyanın temel malzemesidir.
İşte bu nedenle modern ekonominin adı artık yalnızca tüketim ekonomisi değildir. Dikkat ekonomisidir.
Bu ekonomide satılan ürün biz değiliz. Bizim dikkatimizi satın alan sistemlerdir.
Bir sosyal medya platformunu ücretsiz kullandığımızı düşünürüz. Gerçekte ödediğimiz bedel para değildir. Ödediğimiz bedel zamandır. Daha doğrusu, hayatımızın geri gelmeyecek dakikalarıdır.
Her bildirim küçük bir çağrıdır. Her kaydırma hareketi yeni bir ihtimal vaat eder. Belki biraz sonra daha ilginç bir video… Belki daha çarpıcı bir haber… Belki daha fazla beğeni… Belki bizi mutlu edecek yeni bir içerik… Ve tam da bu “belki”, insan beyninin ödül sistemini harekete geçirir. Belirsiz ödüller, kesin ödüllerden daha güçlü bir beklenti yaratır. Bu yüzden insanlar bazen saatlerce ekran başında kalır; aradıkları şey belirli bir bilgi değil, bir sonraki küçük uyarandır.
Dikkat ekonomisinin en güçlü silahı da budur: İnsanın merakını hiç doyurmadan sürekli beslemek. Fakat burada gözden kaçırdığımız önemli bir gerçek var. Her “evet”, aynı zamanda başka bir şeye söylenmiş “hayır”dır.
Telefon ekranına ayırdığımız her saat, çocuğumuzla konuşmadığımız bir saattir. Bitmeyen içerik akışına verdiğimiz her dakika, okuyamadığımız bir kitabın sayfasıdır. Sürekli bölünen dikkatin bedeli yalnızca zaman kaybı değildir. Derin düşünme yeteneğinin zayıflamasıdır.
Oysa insan zihni, anlamı hızda değil; derinlikte üretir. Bir fikrin olgunlaşması zaman ister. Bir duygunun anlaşılması sessizlik ister.Bir ilişkinin güçlenmesi kesintisiz ilgi ister.
Sürekli bölünen dikkat ise bunların hiçbirine izin vermez.

Bugün birçok insan aynı anda üç farklı ekranla meşgul olabiliyor. Ancak aynı insan, on dakika boyunca tek bir düşünce üzerinde kalmakta zorlanıyor. Bu durum yalnızca bireysel bir alışkanlık değildir. Toplumsal sonuçları da vardır.
Çünkü dikkatini uzun süre bir konuya veremeyen toplumlar, karmaşık sorunları da sağlıklı biçimde tartışamaz.
Derin analizlerin yerini sloganlar alır. Muhakemenin yerini tepkiler alır. Gerçeklerin yerini, en çok paylaşılan içerikler alır. Böylece düşünce, hızın gerisinde kalır. Belki de çağımızın en büyük krizi bilgi eksikliği değildir. Anlam eksikliğidir.
Çünkü bilgi çoğaldıkça bilgelik aynı oranda artmadı. Veri büyüdü. Depolama kapasitesi büyüdü.
İşlem hızı arttı. Fakat insanın kendisiyle kurduğu ilişki derinleşmedi.
Bugün birçok kişi gün boyunca yüzlerce bilgiye maruz kalıyor. Ama gece yatağa başını koyduğunda tek bir soruyla baş başa kalıyor: “Bütün bunlar bana ne kattı?”
Belki de asıl mesele teknoloji değildir. Teknoloji, insan aklının büyük başarılarından biridir. Sorun, teknolojinin dikkatimizi yönetmesine izin verdiğimiz noktada başlıyor. Çünkü dikkat yalnızca zihinsel bir süreç değildir. Dikkat, hayatın yönünü belirleyen pusuladır. Neye dikkat ediyorsanız, zamanınızı oraya verirsiniz. Zamanınızı nereye veriyorsanız, hayatınızı da oraya verirsiniz. Ve hayatınızı nereye verdiyseniz, sonunda kim olduğunuzu da o belirler.
Bu nedenle modern insanın en önemli mücadelesi zamana karşı değildir. Dikkatine sahip çıkabilme mücadelesidir. Çünkü geleceğin en özgür insanları, en fazla bilgiye sahip olanlar değil; dikkatini koruyabilenler olacaktır.
Neye dikkat ediyorsanız, zamanınızı oraya verirsiniz. Zamanınızı nereye veriyorsanız, hayatınızı da oraya verirsiniz.”

Okumaya Devam Et

Yazarlar

KIYAS ÇAĞINDA “KENDİN’ OLABİLMEK

Yayınlandı

Tarih

Taner İşeri Yazdı: KIYAS ÇAĞINDA “KENDİN’ OLABİLMEK

​Her sene Haziran ayının gelmesiyle birlikte sınav maratonu ve buna bağlı telaşlar baş gösterir. Sonuçlar, tercihler derken dereceye girenler belli olur. Türkiye şartlarında eşit imkânlarla hazırlanmadığı hâlde aynı sınavlara “eğitimde fırsat eşitliği” adı altında giren çocuklardan bazıları büyük başarılar elde eder. Ardından gerek ulusal basında gerekse sosyal medyada şu tarz haberlere rastlarız: “Filanca köyde çobanlık yapan Mustafa 500 tam puan aldı.”, “Düzenli çalıştı ve başardı.”, “Çevresiyle iletişimini koparıp sadece derslerine odaklandı ve kazandı.”
​Toplum olarak biz “en”leri yazar, “en”leri konuşuruz; çünkü prim yapan, ilgi gören budur. Oysa aynı coğrafyada, benzer koşullarda aynı emeği verip sadece üç yanlış yaptığı için “en” olamayan bir çocuk ya da genç, sistem tarafından görmezden gelinir. Sistem adeta şöyle der: “O genç de bu denli çok çalışsaydı, o da 500 puan alıp birinci olurdu.” Maalesef durum tam da tarif ettiğim bu acımasız noktada.
​Bu “en” olma hâli, sosyal medyanın da yoğun pompalamasıyla iyice başa bela bir duruma dönüştü: En komik, en başarılı, en çok izlenen, en güzel, en çok takipçisi olan… Etrafımızı tam anlamıyla bir “en olma” furyası, hatta fırtınası sarmış durumda. Eskiden, yani benim çocukluğumda en fazla komşunun çocuğuyla kıyaslanırken, bugün artık tüm Türkiye ile kıyaslanır hâle getirildik. Çocukluğumuzda bizden çalışkan, iyi, namuslu ve dürüst olmamız istenirdi; fakat bunlar nicel olarak ölçülebilir değerler olmadığı için bizden “en iyisi” olmamız beklenmezdi. Bizler, kendi potansiyelimiz doğrultusunda ve ruh sağlığımızı koruyarak kendimizin en iyi versiyonu olmaya çabalardık. Gönül elbette en iyisini ister, bu insan doğasının bir parçasıdır; lakin bu çaba başkalarının takdirini kazanmak için değil, kişinin kendi öz saygısına yaptığı bir yatırım olmalıdır.
​Ne var ki bu durum, artık içinden çıkılmaz nevrotik bir hâl almaya başladı. Birey, sırf kendisi için çabalamayı bıraktı; aile içinde “en iyi çocuk”, iş yerinde “en başarılı çalışan”, sanat dünyasında “en güvenilir ünlü” olma yarışına girdi. Her şey, bir başkasının —daha doğrusu başkalarının— onayına ve beğenisine mazhar olma çabasından ibaret hâle geldi.
​Oysa hayat, başkalarının kurduğu podyumlarda sergilenen bir yarış değil; kişinin kendi içsel yolculuğudur. Kendimizi başkalarının “en”leriyle ölçmeye devam ettiğimiz sürece, görünürde zirveye çıksak bile ruhumuzda derin bir yetersizlik hissiyle baş başa kalacağız. Belki de yeniden hatırlamamız gereken tek şey; alkışlanan bir “en” olmak değil, kendi sınırlarımız içinde “kendimiz” kalabilmenin ve öz saygımızı koruyabilmenin en büyük başarı olduğudur.

Okumaya Devam Et

Yazarlar

İÇİMİN EN SEN HALİ

Yayınlandı

Tarih

İçimde hep sen varsın; bu yüzden içinde sen olmayan hiçbir şeyi sevemiyorum. Ev mesela… Ancak içinde sen varsan bir anlam ifade ediyor benim için. Sen yoksan ev de yatak da yürek de bomboş, anlamsız kalıyor. Sürekli senin ruhunda bir yerde olmak istiyorum; çünkü benim içim tamamen sensin.
​Aslında aklımdan, gönlümden geçenleri anlatmak için başlamıştım bu satırlara ama fark ettim ki içimden sadece sen geçiyormuşsun. “Keşke içimden geçerken orada öylece kalsan,” diyorum bazen. Sonra senin içinde, benim içimdeki sen kadar büyük bir “ben” olmadığı gerçeğiyle yüzleşiyor, bunun imkânsızlığını anlıyorum.
​Bir şarkı, “İçinden geçeni söyle, kalırsa yazık olur,” diyordu. Ben de içimde hiçbir şey kalmasın istedim; sen hariç… İçimde saklamak istediğim tek şey sensin ama sen sadece oradasın, derinlerimde. Ne olurdu sanki dışımda da olsaydın, geçmişte olduğu gibi çepeçevre sarsaydın beni? Bizi var ettiğimiz o güzel zamanlara dönebilseydik… Biliyorum; ne sen artık o “biz”e dönebilirsin ne de ben artık olamayacak bir masalın içinde var olabilirim.
​Ne güzel demiş Ahmed Arif: “Yokluğun, cehennemin öbür adıdır.” Yokluğunun yarattığı bu cehennemde bana iyi gelen yegâne şey, içimde yaşattığım o kocaman sen. Ama çok korkuyorum; bir gün o da gidecek, bu yangın da sönecek diye. “İnsanoğlu her şeye alışır,” diyorlar. Belki doğrudur… Lakin bunu söyleyenler, böylesi bir sevdanın yoksunluğunu hiç yaşamamış olmalılar ki uzaktan ve böylesine üst perdeden ahkâm kesebiliyorlar.
​Oysa bilmedikleri bir şey var: İnsan her şeye alışmaz, sadece yokluğun açtığı o derin uçurumun kenarında yaşamayı öğrenir. Varsın dünya alışmaktan bahsetsin, varsın zaman geçsin… İçimdeki sen, bu cehennemin ortasındaki tek cennetim olarak kalacak. Çünkü seni içimden uğurlamak, kendimi tamamen yok etmek demektir; ben seni sakladıkça varım.

Okumaya Devam Et

Trenler

Avrupa Medya Grup© 2026. Her hakkı saklıdır.