Yazarlar
Emine Çiçek Yazdı;Kadına yönelik şiddet tanımı
Kadına yönelik şiddet tanımı şiddetin çeşitleri ve döngüsü..
Bireylerin doğuştan sahip olduğu biyolojik fizyolojik ve genetik özellik cinsiyet olarak tanımlanır. Ancak oğlan ve kız olarak doğmak toplumda bize verilen rolleri sorumlulukları ve bizden beklenen davranışları farklılaştırır. Erken yaşlardan itibaren kadınların ve erkeklerin nasıl davranması ve davranmaması gerektiği, bizlere yüklenen roller ve sorumluluklar içine doğduğumuz toplumdan öğrenmeye başlarız. Bu farklılıklar bizlere kadın ve erkek olmayı öğretir. Toplumsal cinsiyet kavramı toplumun kadınlara verdikleri yüklediği bu fark rol görev ve sorumlulukları ifade eder.
Toplumsal cinsiyet rolleri ise toplumda kadına ve erkekliklenen farklı duygu düşünce ve davranış kanıtlarını tarif eder .Toplumların gelişmişlik düzeyinde birlikte farklı dinler farklı kültürler farkı toplumsal sınıflar ve farklı tarihsel verenlerde toplumsal cinsiyet rolleri değişebilir.
Her toplumda var olan toplum sadece cinsiyet rollerinin doğuştan geldiği Bu nedenle değişmez oldukları düşüncesi ise cinsiyetler arasında bu rollerden doğan eştsizlikleri sorgulanmadan kabul etmesine neden olur. Kadına yönelik şiddet toplumda cinsiyet eşitsizliğinden doğan ve kadınların toplumdaki ikincil konularına Dayanarak kadınlara Uygulanan her türlü şiddet eylemi ve tehdidi olarak tanımlanabilir ve kadına yönelik şiddet bize fiziksel ,cinsel ,psikolojik ve ekonomik zarar veya acı veren her türlü eylem olarak karşımıza çıkar,
Neler şiddetin göstergesi diye baktığımızda ;zarar vermekle tehdit edilmesinde, bir şeyleri yapmaya zorlanmamız da ya da yapmak istediğimiz bir şeyi yapmamamız da, ya da biz engel konulması da bir yere kapatılmamız da şiddete dair göstergelerdir. Ve kadın olduğumuz için başımıza gelir Biz başımıza gelen yaptığımız ya da yapmadığımız Her ne olursa olsun bize zarar veren bu tür eylemlere kadına yönelik şiddet olarak tanımını yapabiliriz,
Şiddetin başımıza geldiğini tanımlamasını ilk nedeni ilk şartı bunu şiddet olduğunun farkına varmaktır. Şiddetin tanımlamalarını yaparken Başımıza Gelen şiddetin kabule gecip tanımlanması gerekiyor Bunlar ;
1) Psikolojik şiddet,
2)Fiziksel şiddet;
3) Cinsel şiddet;
4) Ekonomik şiddet;
5)Tek taraflı istikrarlı takip;
6) Kadın ticareti,
7) Flört şiddeti;
8) Dijital şiddet;
9) Mobing;
Kadına yönelik şiddetin döngüsü vardır.Bunlar;
1 )Aşama gerginlik evresidir. Bu evrede erkek çeşitli sebeplerle gerilim yaratır kıskançlık ve davranış engellemesi yaratır tartışma çıkarır. En küçük konularda dahi kavgaya dönüştürür.Kadını kontrol altına almaya çalışır. Kadın kontrol edebileceğini düşünür bu olayı ve gerginliği azaltmaya çalışır ancak gerginlik gittikçe artar:
2) İkinci aşama şiddet evresidir. Burada fiziksel veya cinsel şiddetin görüldüğü aşamadı.r Erkek fiziksel veya cinsel şiddet uygular hemen arkasından bahaneler bulur uyguladığı şiddetle hep başkalarına hatta kadını suçlar kadın şiddetten kendini korumaya erkeği sakinleştirmeye çalıştığı bir evredir; ancak mümkün değildir ve kadın kendisi ve varsa çocukları için en az zararla bu durumu geçiştirmeye çalışır.
3) Üçüncü aşama ise uzlaşma ,ya da balayı aşaması dediğimiz durumdur. Erkek özür diler yaptıklarını telafi etmeye çalışır; hediyeler alır gerilim azalır. Erkek bir daha asla yapmayacağına dair sözler verir. Ancak bu aşama uzun sürmez yine aynı döngüyü çalıştırılır. Şiddetin uzun yıllar devam ettiği ilişkilerde üçüncü aşamanın artık yaşanmadığı barışma uzlaşma evresi birçok olayda gerçekleşmez..
Kişinin kendine yaptığı Öz şiddeti de ele almak gerekir. Ve çok kez şiddetten şikayet etsek de en büyük şiddeti kendimize kendimizi merkezimize almamamıza ve kendimize özşefkatimizi bilmememiz doğrultusunda fedakarlıklar yapmamız nedeniyle kendimize uygularız. Ve evde aile bireylerine arkadaşlarımıza ,küserek ,yok sayarak ve sürekli onları eleştirerek aslında farkında olmadan şiddetin uygulayıcı tarafı olabiliriz. Mesela eşimizi yani bir kadını bir başka kadına kıyaslamak da şiddettir. Başka erkeklerle konuştuğumuzda öfkelenmek Sadakatsiz olduğumuzu konusunda şüpheli davranarak bizi eleştiren eşimiz aslında bize şiddet uygular.Bizi kendi ailesiyle oturmaya zorlamak, aile konutunu birlikte seçmemek ,kazanılan parayı birlikte harcamamak, yalnızken ve başkalarının yanında bağırmak hakaret etmek de şiddetin tanımına girer. Hatta cinsel organımıza zarar vermek kadın bedenini ve cinselliği aşağılayacak şekilde konuşmak, cinsel özelliklerimiz bakımından bizi başka kadınlarla kıyaslamak da aslında bir şiddettir. Erken yaşta zorla evlendirilmek istemediğimiz halde istemediğimiz yerde isteemediğimiz zamanında bizi cinsel ilişkiye zorlayan eşimiz de aslında bize şiddet uygular . Örneğin çalışmamıza engel olmak para vermemek, kısıtlı para vermek, aileye gelen ekonomik konularda bize bilgi vermemek ya da kriterlerin belirlememizde bizim fikir sahibi olmamamız , tek başına bu konuyla ilgili hakimiyet kurması ve karar vermesi, iş yerine gelip olay yaratmak ve işten atılmamıza neden olmak, zorla borç aldırmak ,Kredi çektirmek,kefil yapmak ,ortak edilmiş mallara zarar vermek aile konutunu hakkında fikrimizi onayınız olmadan tek başına satmak kiralamak pes etmek gibi davranışlarda aslında seni her şiddettir.
Bu nedenle evimizin ta içine hatta kendimize karşı uyguladığımız bariyerlerde şiddetin aslında başkasının bize uyguladığı değil çok kez kendi kendimize uyguladığımız bir olgu olduğunu dikkat çekmek isterim.
Öz değerlerimize öz şefkatinize dikkat edip , fedakarca yaşamadan sağlıklı İlişkiler kurmak kimseye kendimizi feda etmeden sevgiyi satın almadan merkezine kendimizi koymamız gerekiyor ve bunun için de gerekli psikolojik destekler almak eğitimler almak ve bunu davranışa değiştirip içselleştirmek gerekir.
Umarım kadına hayvana insana doğaya yapılan her şiddetin her türlüsünün sona ermesi ama içimizdeki çocuğa sarılıp Öz şefkatin canlandırılması gerektiği kanısındayım sevgilerimle….
Uzm Psk.-Sosyolog -Aile danışmanı- Cinsel terapist Emine Çiçek
Yazarlar
Entrika, kaos, siyaset, lisan, din ve ideolojik ayrılıklar…
Asırlardır bitmeyen bir çilenin içinden geçiyoruz. Entrika, kaos, siyaset, lisan, din ve ideolojik ayrılıklar…
Ne hazindir ki Türk milleti, tarih boyunca en büyük zaferlerini dış düşmanlara karşı kazanırken, en çetin mücadelesini kendi içinde vermektedir.
Nedendir bilinmez , konu Osmanlı Devleti olunca akıllara yalnızca Osmanlıca gelir. Altı asır boyunca üç kıtaya hükmetmiş, ilimde, sanatta, mimaride ve devlet yönetiminde dünyanın sayılı medeniyetlerinden biri olmuş bir cihan devletini yalnızca bir dil tartışmasına indirgemek, tarihe yapılabilecek en büyük haksızlıklardan biridir.
Diğer tarafta Mustafa Kemal Atatürk vardır. Bir milletin bağımsızlık mücadelesinin sembolü olmuş, işgal altındaki bir vatanı yeniden ayağa kaldırmış bir komutan…
Fakat ne yazık ki onun adı geçtiğinde de bazı zihinlerde tarih değil, sağ-sol tartışmaları canlanmaktadır. Zaferler, fedakârlıklar, şehitler ve verilen büyük mücadeleler bir kenara bırakılarak tarih, ideolojik kampların tartışma alanına dönüştürülmektedir.
Oysa tarih siyasi sloganların, sosyal medya tartışmalarının veya kulaktan dolma bilgilerin malzemesi değildir. Tarih, bir milletin ortak hafızasıdır. Ortak hafızasını kaybeden toplumlar ise geleceğini sağlam temeller üzerine inşa edemezler.
Bugün her kafadan bir ses çıkıyor. Kimi Osmanlı’yı sahiplenirken Cumhuriyet’i görmezden geliyor, kimi Cumhuriyet’i savunurken Osmanlı’yı yok sayıyor. Hâlbuki tarih tercih edilecek bir taraf değil, anlaşılması gereken bir bütündür. Çünkü Türkiye Cumhuriyeti gökten inmemiştir bin yıllık devlet geleneğinin, tecrübenin, mücadelenin ve birikimin neticesidir.
Orta Asya’dan Anadolu’ya, Selçuklu’dan beyliklere, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan süreç birbirinin alternatifi değil, devamıdır. Birini yüceltmek için diğerini küçültmek, tarih şuuru değil; tarih bilgisizliğidir.
Daha da düşündürücü olan, dinin ve tarihin zaman zaman şahsî menfaatlere alet edilmesidir. Müslüman bir toplumda insanları dinden uzaklaştıran şey çoğu zaman dinin kendisi değil, onu temsil ettiğini iddia eden bazı kişilerin tutarsızlıklarıdır. Sarık ve cübbe ilmin, ahlâkın ve faziletin garantisi olmadığı gibi , modern görünmek de tarihine yabancılaşmanın mazereti değildir.
Bir milletin büyüklüğü, geçmişiyle kavga etmesinde değil geçmişini doğru okuyabilmesinde saklıdır. Osmanlı’yı karalamak da, Cumhuriyet’i küçümsemek de aynı derecede yanlış bir yaklaşımdır. Çünkü her ikisi de bu milletin tarihidir. Fatih Sultan Mehmed de bu milletin evladıdır, Mustafa Kemal Atatürk de. Malazgirt de bizimdir, İstanbul’un Fethi de, Çanakkale de bizimdir, Millî Mücadele de.
Tarihi yok saymak, aslında kendini yok saymaktır. Osmanlıca duyduğunda “Anlamıyorum” diyerek küçümseyen bir kişinin, aynı zamanda “Ecdadım Osmanlı’dır” demesi büyük bir çelişkidir. Bir dil öğrenmek zorunda olmayabiliriz ancak onu küçümsemek, o dili konuşan asırlara sırt çevirmek anlamına gelir.
Hiç kimse bugüne kadar kurulmuş Türk devletlerinden herhangi birini yok sayamaz, görmezden gelemez veya karalayamaz. Çünkü tarih bir bütün hâlinde milletindir. Bir dönemi diğerine düşman göstermek, toplumsal ayrışmayı körüklemekten başka bir işe yaramaz. Bu tavır ilim değil peşin hükümdür.
Tarihçilik değil , tarafgirliktir.
Ne yazık ki bugün en büyük problemimiz, tarihi okumadan tarih hakkında hüküm vermektir. Belgelerden, kaynaklardan ve ilmî çalışmalardan uzak bir şekilde kulaktan dolma bilgilerle tarih inşa edilmeye çalışılmaktadır. Oysa tarih duygularla değil, hakikatlerle okunmalıdır.
Türk milleti, kitaplara sığmayacak kadar büyük zaferler yazmış bir millettir. Fakat bu büyüklüğün hakkını verebilmek için önce kendi geçmişimizle barışmak zorundayız. Osmanlı’yı da anlayacağız, Cumhuriyet’i de. Ecdadı da tanıyacağız, kurucu iradeyi de. Çünkü kökleri inkâr ederek gövdeyi ayakta tutmak mümkün değildir.
Milletleri güçlü kılan şey, geçmişleriyle kavga etmeleri değil , geçmişlerinden güç alarak geleceğe yürümeleridir. Türk milletinin gerçek büyüklüğü de burada saklıdır. Aynı tarihin farklı sayfalarını birbirine düşman etmeden okuyabilmekte, ortak bir hafızada buluşabilmekte…
Çünkü tarih ayrıştırmak için değil, birleştirmek için vardır.
Bugün Türk’ün en büyük savaşı, başka milletlerle değil , kendi tarihine karşı açılmış cehaletle verdiği savaştır.
Yolunuz gül renginde , gül kokusunda olsun her daim…
Yazarlar
Korundukça Yalnızlaşmak
İnsanlık tarih boyunca birbirine ulaşmanın yollarını aradı. Kıtaları aşan gemiler yaptı, okyanusların altına kablolar döşedi, gökyüzüne uydular gönderdi. Bugün dünyanın öbür ucundaki bir insanla saniyeler içinde konuşabiliyoruz. Hatta birbirimizi görebiliyoruz. Ama bütün bu ilerlemeye rağmen cevaplanmamış bir soru hâlâ karşımızda duruyor:
Neden birbirimize bu kadar yakınken, bu kadar uzağız?
Belki de mesele hiçbir zaman fiziksel mesafeler değildi. Çünkü insanlar çoğu zaman kilometrelerle değil, korkularla ayrılırlar.
Birçok ilişki sevgi eksikliğinden değil, cesaret eksikliğinden yıpranır. İnsanlar birbirlerini severler ama kendilerini göstermeye cesaret edemezler. Hislerini saklar, kırgınlıklarını erteler, ihtiyaçlarını gizlerler. Söylenmesi gereken sözler söylenmez, sorulması gereken sorular sorulmaz. Zamanla iki insanın arasına görünmez duvarlar örülmeye başlar.
Oysa ilişkileri bitiren çoğu zaman büyük kavgalar değildir. Bazen bir ilişkinin sonunu hazırlayan şey, yıllarca kurulmamış bir cümledir.
İnsan ilişkilerindeki en büyük paradokslardan biri şudur: En çok yakın olmak istediğimiz insanlara karşı en savunmasız hâlimizle çıkmak zorundayız. Fakat tam da bu nedenle korkarız. Çünkü yakınlık yalnızca sevilme ihtimalini değil, reddedilme ihtimalini de beraberinde getirir.
Bu yüzden birçok insan sevgi ister ama açıklık istemez.
Anlaşılmak ister ama kendini anlatmaz.
Görülmek ister ama maskelerini çıkarmaz.
Sonra da neden yalnız kaldığını anlamaya çalışır.
Aslında bir ilişki iki insanın buluşmasından çok daha karmaşık bir süreçtir. Her insan ilişkiye yalnızca kendisini değil; geçmişini, yaralarını, korkularını, eksik kalmış ihtiyaçlarını ve öğrenilmiş savunmalarını da getirir. Bu nedenle bir ilişki çoğu zaman iki kişinin değil, iki hayat hikâyesinin karşılaşmasıdır.
Çocukluğunda değersiz hissetmiş bir insan, yetişkinlikte sevgiyi kaybetmekten daha çok korkabilir.
Defalarca hayal kırıklığı yaşamış biri, güvenmek yerine mesafeyi tercih edebilir.
Terk edilmekten korkan bir insan ise bazen terk edilmeden önce kendisi uzaklaşabilir.
Dışarıdan bakıldığında mantıksız görünen birçok davranışın altında aslında incinmekten korunma çabası vardır.
Ne var ki insanı koruyan her duvar aynı zamanda onu yalnızlaştırır.
Belki de ilişkilerdeki en büyük olgunluk, karşımızdaki insanı değiştirmek değil, kendi korkularımızı tanımaktır. Çünkü çoğu zaman sorun karşımızdaki kişinin kim olduğu değil, bizim ona yaklaşırken hangi yaralarımızın konuştuğudur.
Gerçek yakınlık, kusursuz insanlar arasında kurulmaz. Tam tersine, kusurlarını saklamaktan vazgeçen insanlar arasında oluşur. Birbirine güvenen insanlar, güçlü oldukları için değil; zayıflıklarını göstermeye cesaret ettikleri için yakınlaşırlar.
Sevgi çoğu zaman romantik filmlerde anlatıldığı gibi kusursuz bir uyum değildir. Daha çok, iki insanın bütün eksiklerine rağmen birbirine doğru yürümeyi seçmesidir.
Çünkü insan ilişkilerinde asıl mesele birbirini bulmak değil, birbirine ulaşabilmektir.
Ve belki de hayatın en önemli sorularından biri şudur:
Bizi birbirimizden uzak tutan şey gerçekten mesafeler mi, yoksa yaklaşmaya cesaret edemediğimiz kendi iç dünyamız mı?
Yazarlar
Sevgiyle Oyalamak: Duygusal Belirsizliğin Görünmeyen Yüzü
İnsan ilişkilerinde en yıpratıcı deneyimlerden biri açık bir reddedilme değil, belirsizlik içinde bırakılmaktır. Bazı kişiler sevgi, ilgi ve yakınlık gösterirken aynı zamanda ilişkiye dair net bir sorumluluk almaktan kaçınırlar. Bu durum, karşı tarafta umut ile hayal kırıklığı arasında gidip gelen duygusal bir döngü yaratır.
Psikolojik açıdan bakıldığında, sevgiyle oyalamak; kişinin karşısındakinin duygusal yatırımından yararlanırken ilişkiyi tanımlamaması, netleştirmemesi ve sürekli ertelenen beklentiler oluşturmasıdır. Bu süreçte kişi zaman zaman ilgi gösterir, yakınlaşır, umut verir; ancak ilişkinin gerektirdiği bağlılık, tutarlılık ve sorumluluktan uzak durur. Böylece karşı taraf, ilişkinin gerçekliğinden çok ihtimaline bağlanmaya başlar.
Duygusal belirsizlik, açık bir ayrılıktan daha fazla psikolojik yük oluşturabilir. Çünkü insan zihni kesinlikten çok belirsizlikle mücadele etmekte zorlanır. Beklemek, anlamlandırmaya çalışmak ve sürekli “belki”lere tutunmak zamanla özsaygıyı, güven duygusunu ve duygusal dengeyi zedeleyebilir.
Sağlıklı sevgi ise belirsizlik değil güven üretir. Kişiyi değersizleştirmez, görünmez kılmaz ve sürekli bir sorgulama içinde bırakmaz. Sevgi; netlik, tutarlılık, saygı ve sorumlulukla kendini gösterir.
Unutulmamalıdır ki; gerçek sevgi insanın hayatına huzur getirir, belirsizlik değil. Sizi sürekli bekleten, kararsız bırakan ve duygularınızı askıda tutan şey sevgi değil; sevginin gölgesine saklanmış bir oyalanma biçimidir. İnsan, kendisini seçmeyeni bekledikçe değil, kendi değerini seçtiğinde özgürleşir.
Uzm. Psk. Emine Çiçek
Akademisyen
-
Almanya1 hafta önceAnuga Köln 2025: Gıda Dünyasının Kalbi Almanya’da Attı
-
Özel Haber1 hafta önce“İzmir’in Unutulan Mahallesi: Basmane Sokaklarında Bir Gün”
-
Özel Haber4 ay önceİzmir Basın Mensupları Hilton Garden Inn Izmir Bayraklı’nın İftar Yemeğinde Buluştu
-
Almanya1 hafta önce“Bir Bavul Bir Umut”: Gurbetçilerin Hikâyesi Kitap Oldu
-
Yazarlar1 hafta önce
Sevgiyle Oyalamak: Duygusal Belirsizliğin Görünmeyen Yüzü
-
Özel Haber1 hafta önceCeyhan’da Cerit Aşireti ve Güleç Ailesi’nin Hikâyesi
-
Tüm Manşetler3 yıl önceUmut Yılmazkeçeci Yazdı;SAĞLIK TURİZMİ AVRUPA
-
Yazarlar1 hafta önceKorundukça Yalnızlaşmak
