Yazarlar
Sessiz Sinyallerden Trajedilere: Okul Baskınlarının Psikolojisi
Okul baskınları, kamuoyunda çoğu zaman ani gelişen, öngörülemez ve bireysel sapkınlıkla açıklanan olaylar olarak değerlendirilir. Ancak psikolojik açıdan bakıldığında, bu tür şiddet eylemleri çoğunlukla anlık bir patlamanın değil; uzun süredir biriken duygusal yaralanmaların, sosyal kopuşların ve yetersiz müdahalelerin sonucudur. Başka bir ifadeyle, burada tek bir nedenden değil; zaman içinde derinleşen çok katmanlı bir süreçten söz ederiz.
Öncelikle, bu tür vakalarda sıklıkla karşılaştığımız temel unsurlardan biri, çocuğun ya da gencin kendisini görünmez, değersiz ve önemsiz hissetmesidir. Akran ilişkilerinde dışlanma, aile içinde duygusal ihmal, sürekli eleştirilme ya da değersizleştirilme gibi yaşantılar, bireyin benlik algısını ciddi biçimde zedeler. Zamanla kişi, “Ben zaten fark edilmiyorum” duygusunu içselleştirebilir. Bu noktada bazı bireylerde, görünür olmanın tek yolunun radikal ve yıkıcı bir eylem olduğu yönünde çarpık bir düşünce gelişebilir. Bu durum yüzeysel biçimde “dikkat çekme isteği” olarak yorumlanmamalıdır; çoğu zaman bu, kişinin varlığını kanıtlama çabasıdır.
İkinci önemli başlık, bastırılmış öfke ve intikam duygusudur. Özellikle uzun süreli zorbalık, aşağılanma ve sosyal reddedilme deneyimleri, bireyin iç dünyasında yoğun bir kırılma yaratabilir. Elbette her zorbalığa maruz kalan çocuk şiddete yönelmez. Burada belirleyici olan, yaşanan öfkenin nasıl işlendiği ve ifade edildiğidir. Duygularını sağlıklı biçimde tanımlayamayan, düzenleyemeyen ve paylaşamayan bireylerde öfke içe gömülür; zamanla yoğunlaşır ve bazı durumlarda cezalandırma ya da intikam fantezilerine dönüşebilir.
Bir diğer kritik unsur, ergenlik dönemine özgü kimlik ve aidiyet arayışıdır. Ergenlik, bireyin “Ben kimim, nereye aitim, değerim nedir?” sorularına yanıt aradığı son derece hassas bir gelişim dönemidir. Eğer genç, bu dönemde sağlıklı aidiyet ilişkileri kuramazsa ve kendisini anlamlı bir yerde konumlandıramazsa, yıkıcı kimlik biçimlerine yönelebilir. Bazen şiddet, güçsüzlük duygusunu örten sahte bir kimlik işlevi görür. Görünmez olmak yerine korkulan biri olmayı tercih etmek, bu çarpık savunma mekanizmalarından biridir.
Günümüzde şiddetin normalleşmesi de ayrıca dikkate alınması gereken bir etkendir. Dijital medya ortamı, çocukların ve ergenlerin şiddet içeriklerine daha erken ve daha yoğun biçimde maruz kalmasına neden olmaktadır. Özellikle fail odaklı haber dili, saldırganın ismini, görüntüsünü ve hikâyesini öne çıkararak bazı kırılgan bireyler üzerinde tehlikeli bir etki oluşturabilmektedir. Bu noktada saldırgan, bazı gençler için karanlık bir görünürlük modeli hâline gelebilmektedir. “Hatırlanmanın” ya da “iz bırakmanın” yolu olarak şiddetin algılanması, son derece ciddi bir risk göstergesidir.
Ruh sağlığı sorunları da bu tablo içinde değerlendirilebilir; ancak burada çok dikkatli bir ayrım yapılmalıdır. Depresyon, anksiyete, travma öyküsü ya da bazı kişilik örüntüleri risk faktörü oluşturabilir; fakat ruhsal sorun yaşayan bireylerin büyük çoğunluğu hiçbir zaman şiddet davranışı göstermez. Dolayısıyla meseleyi yalnızca “psikolojik rahatsızlık” üzerinden açıklamak hem eksik hem de yanıltıcıdır. Esas problem, psikolojik kırılganlıkların; destek eksikliği, sosyal izolasyon, erişim kolaylığı ve çevresel ihmallerle birleşmesidir.
Bu noktada erişim ve fırsat faktörünü de göz ardı etmemek gerekir. Silahlara ya da saldırıda kullanılabilecek araçlara kolay erişim, güvenlik önlemlerindeki zafiyetler ve erken uyarı işaretlerinin dikkate alınmaması, düşüncenin eyleme dönüşmesini kolaylaştıran unsurlardır. Yani yalnızca bireyin psikolojisini değil, içinde bulunduğu çevresel yapıyı da değerlendirmek gerekir.
Uzman bakış açısından en önemli sorulardan biri şudur: Bu tür olaylar önlenebilir miydi? Pek çok vakada yanıt evettir. Çünkü çoğu zaman olay öncesinde çeşitli uyarı işaretleri vardır. Şiddet içerikli düşüncelere aşırı ilgi, giderek artan sosyal izolasyon, yoğun mağduriyet söylemi, ölüm ve intikam temalarının sıklaşması, ani davranış değişiklikleri ve çevreye yönelik açık ya da örtük tehditler; ciddiyetle değerlendirilmesi gereken belirtilerdir. Ne var ki bu işaretler sıklıkla “ergenlik dönemi dalgalanmaları”, “öfkeli mizah” ya da “geçici bir kriz” olarak küçümsenebilmektedir. Oysa ihmal edilen her sinyal, riskin derinleşmesine neden olabilir.
Burada aile yapısına da ayrı bir başlık açmak gerekir. Dışarıdan bakıldığında düzenli, ilgili ve sorumluluk sahibi görünen ailelerde dahi ciddi duygusal boşluklar bulunabilir. Özellikle sevginin koşullu yaşandığı, başarının değerle eş tutulduğu, duyguların konuşulmadığı ve çocuğun iç dünyasının gerçek anlamda merak edilmediği aile ortamlarında çocuk kendisini anlaşılmamış hissedebilir. Bazı ailelerde açık çatışma olmaması, sağlıklı ilişki olduğu anlamına gelmez. Sessizlik bazen huzurun değil, bastırmanın göstergesi olabilir. Çocuk, “Yanımdalar ama beni gerçekten tanımıyorlar” duygusunu yaşadığında, bu durum ciddi bir yalnızlık hissi yaratabilir.
Benzer biçimde okul ortamı da yalnızca akademik performans ve disiplin üzerinden ele alınmamalıdır. Öğretmenler çoğu zaman sınıf düzenini korumaya ve akademik hedefleri sürdürmeye odaklanırken, davranışların arkasındaki duygusal sinyaller gözden kaçabilmektedir. Oysa sessizleşen, içine kapanan, giderek yalnızlaşan ya da karanlık söylemler geliştiren bir öğrenci, çoğu zaman yardım çağrısı vermektedir. Çocuğun bir öğretmene ya da okulda güvendiği bir yetişkine “Ben iyi değilim” diyememesi, başlı başına önemli bir kurumsal eksikliktir.
Bu nedenle gerçek önleme, yalnızca güvenlik tedbirlerinden ibaret değildir. Kamera sistemleri, fiziki önlemler ya da disiplin uygulamaları belirli ölçüde caydırıcılık sağlayabilir; ancak esas koruyucu etki, duygusal ve ilişkisel düzeyde kurulur. Çocuklara duygu düzenleme becerileri kazandırmak, öfkeyi tanımayı öğretmek, zorbalığa karşı net ve tutarlı bir tutum geliştirmek, okul psikolojik danışma sistemlerini güçlendirmek ve aile içinde yargılamadan dinleyen bir ilişki kurmak temel önleyici adımlardır.
Sonuç olarak okul baskınları, bir anda ortaya çıkan ve yalnızca bireysel “kötülük” ile açıklanabilecek olaylar değildir. Bunlar çoğu zaman görülmeyen bir yalnızlığın, işlenmeyen bir öfkenin, çözümlenmeyen bir aidiyet krizinin ve zamanında fark edilmeyen kırılmaların sonucudur. Bir çocuğun ya da gencin hayatındaki en güçlü koruyucu unsur, kusursuz bir sistemden çok; onu gerçekten fark eden, duyan ve ciddiye alan en az bir yetişkinin varlığıdır.
Yazarlar
“Güven bana.”, “İnan ki.”, “İstersen yemin edebilirim.”
Bu cümleler çoğu zaman hakikatin değil, onay bekleyen bir iddianın ön sözüdür. Çünkü doğruluk kendini ispat etmek için yüksek sesle konuşmaz. Güven de yeminle değil, zaman içinde sergilenen tutarlı davranışlarla inşa edilir.
Ne var ki bugün güven, en çok dile getirilen fakat en az hissedilen değerlerden biri hâline gelmiştir. Verilen her söz teminat ister olmuş, dostluklar bile yazılı bir senet arar noktaya gelmiştir. Aslında buna “son zamanların sorunu” demek de eksik kalır. Uzun yıllardır toplum olarak derin bir güven ve iletişim bunalımı yaşıyoruz. İyilik yapmaktan çekinen, iletişim kurmaya korkan, en samimi davranışın bile ardında bir menfaat arayan bir anlayış giderek yaygınlaşıyor.
Koronavirüs dönemini hatırlayalım. Görünmeyen bir virüs nedeniyle insanlar birbirinden uzak duruyor, hastalanmaktan korkuyordu. O salgının aşısı bulundu, tedavisi geliştirildi ve zamanla hayat normale döndü.
Peki ya asıl bulaşıcı hastalık olan güvensizlik? Onun ilacı nedir?
Bugün artık güvenin son demlerini yaşadığını söylemek bile iyimser kalabilir. Güven, toplumsal hayatın birçok alanında ciddi bir erozyona uğramıştır. Aynı çatı altında yaşayan aile bireyleri dahi birbirine kuşkuyla yaklaşırken, yılların dostluğu tek bir sözle sona erebilmekte, dostlukların düşmanlığa dönüşmesi ise yalnızca birkaç dakika sürebilmektedir.
Herkesin kendine göre bir doğrusu olabilir; ancak hakikat tektir. Yalan ise binlerce kılığa bürünür. Bir girdap gibi önce güveni, ardından doğruları, sonunda da insan ilişkilerini yutar. Geriye ise kırılmış gönüller, parçalanmış dostluklar ve birbirine yabancılaşmış insanlar kalır.
Dün saadet zincirleri, bugün kontrolsüz yatırım vaatleri, kripto para dolandırıcılıkları, bazı banka, kuyumcu ve inşaat mağduriyetleri… Saymakla bitmeyen bu örneklerin ortak noktası, yalnızca maddi kayıplar değildir. Asıl kaybedilen, insanların birbirine duyduğu güvendir.
Geçmiş sorgulanıyor, bugün sorgulanıyor, geleceğe dair umutlar bile şüpheyle karşılanıyor. Güzel olanı takdir etmek yerine kusur aramak, samimiyeti anlamaya çalışmak yerine niyet okumak alışkanlık hâline geliyor. Öyle ki artık neredeyse her taşın altında bir art niyet aranıyor.
Öyle bir çağın içindeyiz ki menfaat yoksa selam bile eksik kalıyor. Oysa güven; imzayla değil, karakterle kazanılır. İnsan verdiği söz kadar değil, tuttuğu söz kadar değerlidir.
Peki, ne yapmalıyız?
Kimseye akıl vermek gibi bir iddiam olamaz. Ancak güveni yeniden inşa etmek, bireysel olduğu kadar toplumsal bir sorumluluktur. Bu inşa büyük adımlarla değil, küçük fakat samimi davranışlarla başlar. İçten bir tebessüm, karşılıksız verilen bir selam ve hiçbir menfaat gözetmeden yapılan bir iyilik, toplumsal güvenin yeniden filizlenmesinin ilk adımlarıdır. Çünkü iyilik, insanlığın ortak dilidir.
Bozulan toplumsal yapıya “Boş ver.” demek yerine, “Ne yapabiliriz, nasıl düzeltebiliriz?” sorusunu sormak zorundayız. Güven kendiliğinden oluşan bir duygu değildir; emekle, sabırla, ahlakla ve tutarlılıkla inşa edilen bir değerdir. Bunun için önce sağlam bir karakter temeli atılmalı, önyargılar bir kenara bırakılmalı ve olaylara sükûnetle yaklaşılmalıdır.
Çevremizde ve sosyal medyada toplumu ayrıştıran, fayda üretmeyen, yalnızca öfkeyi ve kutuplaşmayı besleyen söylemleri çoğaltmak yerine; saygıyı, nezaketi, birlik ruhunu ve ortak iyiyi güçlendiren seslere destek vermeliyiz. Toplumu zedeleyen her fikri sırf “özgürlük” adına alkışlamak ya da görmezden gelmek yerine, hukuk ve ahlak zemininde mücadele etmek de bir vatandaşlık sorumluluğudur.
Unutulmamalıdır ki güven, bir toplumun görünmeyen harcıdır. Harcı bozulan bina nasıl ayakta kalamazsa, güveni yıpranmış toplumlar da uzun süre ayakta kalamaz. Güveni yeniden tesis etmek; sadece bugünü değil, çocuklarımıza bırakacağımız yarını da inşa etmektir. Belki de bugün birbirimize verebileceğimiz en büyük söz, “Güven bana.” demek değil; güvenilecek bir insan olmaya gayret etmektir.
Yolunuz gül renginde , gül kokusunda olsun her daim.
Yazarlar
Korkunun İnşası
İnsan bazen yaşadığı tehlikelerden değil, kendisine sürekli gösterilen tehlikelerden korkmaya başlar.
Korku, insanı hayatta tutan en eski duygulardan biridir. Tehlikeyi fark etmemizi sağlar. Önlem almamızı sağlar. Gerektiğinde kaçmamızı, gerektiğinde mücadele etmemizi sağlar. Bu yönüyle korku, düşmanımız değil; yaşamı koruyan doğal bir mekanizmadır.
Sorun, korkunun kendisi değildir. Sorun, korkunun yönüdür.
Çünkü insan zihni, her tehlikeyi aynı ölçüde değerlendirmez. Bazen en büyük tehlikeyi gözden kaçırırken, en görünür olana odaklanır. Bunun nedeni yalnızca yaşanan olaylar değildir; o olayların bize nasıl ve ne sıklıkla gösterildiğidir.
Bir toplumun korkuları çoğu zaman yaşanarak değil, tekrar edilerek büyür. Aynı görüntüler… Aynı başlıklar… Aynı hikâyeler… Aynı öfke… Aynı cümleler… Bir süre sonra zihnimiz, sürekli gördüğünü en büyük gerçek sanmaya başlar.
İnsan beyni ilginç bir şekilde çalışır. Sık karşılaştığı örnekleri, en yaygın örnekler gibi algılama eğilimindedir. Bu yüzden bazen istatistiklerden çok hikâyeler etkiler bizi. Bir olayın kaç kez yaşandığından çok, kaç kez karşımıza çıktığı belirler korkularımızı. İşte tam da bu nedenle, çağımızın en büyük güçlerinden biri bilgi üretmek değil, dikkat yönetmektir. Çünkü dikkatimizi yöneten, zamanla korkularımızı da yönlendirir.
Korku yalnızca bireysel bir duygu değildir. Toplumsal bir iklim de oluşturur. Hangi olayları konuştuğumuz… Hangilerini görmezden geldiğimiz… Hangi acılara ağladığımız… Hangilerine sessiz kaldığımız… Bütün bunlar, bir toplumun vicdan haritasını da şekillendirir.
Hiçbir toplum bütün acılara aynı anda odaklanamaz. Bu mümkündür de değildir. Fakat bir toplum, yalnızca belirli acıları görmeye başladığında başka acılar görünmez hâle gelir. İşte bu görünmezlik, zamanla adalet duygusunu da zedeler. Çünkü hakikat, tek bir pencereden bakıldığında eksik görünür.
Bir şehirde güvenlikten söz ediyorsak, bunu tek bir başlık altında konuşamayız. Çocukların güvenliği… Kadınların güvenliği… Yaşlıların güvenliği… Hayvanların güvenliği… Trafik güvenliği… Deprem güvenliği… Ekonomik güvenlik… Psikolojik güvenlik…Hepsi aynı bütünün parçalarıdır. Birini mutlaklaştırıp diğerlerini görünmez kıldığımızda, güvenliği değil; güvenlik algısını yönetmiş oluruz. Toplumların en büyük yanılgılarından biri de budur. Algıyı, gerçeğin yerine koymak.
Elbette her risk ciddiye alınmalıdır. Hiçbir insanın yaşadığı acı küçümsenemez. Hiçbir mağduriyet, “daha önemli sorunlar var” denilerek değersizleştirilemez. Fakat aynı şekilde hiçbir tekil sorun da, toplumun bütün gerçekliğini temsil ediyormuş gibi sunulmamalıdır. Çünkü korku, yönünü kaybettiğinde sağduyuyu da yanında götürür. Sağduyusunu kaybeden toplumlar ise çözüm üretmek yerine taraf üretmeye başlar. Artık insanlar aynı sorunun çözümünü konuşmaz. Birbirlerini konuşurlar. Karşı tarafın niyetini tartışırlar. Bir süre sonra gerçek sorun arka planda kalır; öfke ön plana çıkar. İşte kutuplaşma tam da böyle büyür.
Bazen bir olayın kendisi değil, o olay etrafında kurulan dil toplumu yorar. Çünkü dil yalnızca bilgi taşımaz. Duygu da taşır. Bir toplum her gün korkuyla konuşursa, zamanla korkuyla düşünmeye başlar.
Korkuyla düşünen insanlar ise daha hızlı yargılar, daha az dinler ve daha zor empati kurar. Belki de bu yüzden bugün kendimize başka bir soru sormamız gerekiyor:
Bizi gerçekten yaşadığımız olaylar mı yönlendiriyor? Yoksa sürekli maruz kaldığımız anlatılar mı?
Bu soru, yalnızca medya için değil, hepimiz için önemlidir. Çünkü her paylaşım, her başlık ve her tekrar; yalnızca bir bilgi dolaşıma sokmaz. Aynı zamanda bir duygu üretir. Bir korku üretir. Bir öfke üretir. Ya da bir umut üretir.
Toplumlar yalnızca kanunlarla şekillenmez. Anlattıkları hikâyelerle de şekillenir. Bu yüzden hangi hikâyeyi büyüttüğümüz kadar, hangi hikâyeyi görünmez bıraktığımız da geleceğimizi belirler.
Belki de gerçek sorumluluğumuz, insanlara ne düşüneceklerini söylemek değildir. Onlara, tek bir pencereden bakmanın hakikati eksiltebileceğini hatırlatmaktır. Çünkü korku, hakikatin yerine geçtiğinde yalnızca güven duygumuzu değil, muhakeme yeteneğimizi de sessizce elimizden alır.
Ve bir toplum, korkularını yönetemediğinde; çoğu zaman kararlarını da kendisi veremez hâle gelir.
Yazarlar
Vitrin Güzel, Hayat Dağınık
Biz gerçekten pratik zekâsı yüksek bir milletiz.
Sorunları çözmek gibi yorucu işlerle vakit kaybetmiyoruz; onları görünmez hâle getiriyoruz. Yoksulluk mu var? Önüne paravan çekeriz. Yol mu bozuk? Misafir gelince yaparız. Emekli geçinemiyor mu? Sabır tavsiye ederiz. Genç umutsuz mu? Ona biraz tarih, biraz hamaset, biraz da “şükret” karışımı veririz.
Böylece herkes kendi acısını unutmasa bile en azından onu konuşmamayı öğrenir.
Ankara’da uluslararası bir zirve yapıldı. Şehir hazırlandı, yollar düzenlendi, görüntüyü bozan ne varsa toparlandı. Elbette devlet misafir ağırlar, başkentini düzenler, güvenlik önlemi alır. Buna kimsenin itirazı yok.
İtirazımız başka bir yere: Bu kadar imkân birkaç günlüğüne bulunabiliyorsa, neden yıllardır halkın gündelik hayatı için bulunamıyor?
Demek ki yol yapılabiliyormuş. Demek ki şehir düzenlenebiliyormuş. Demek ki görüntü istenince değişebiliyormuş.
Peki emeklinin sofrası neden değişmiyor? Yoksul mahallelerin kaderi neden değişmiyor?Barınaklara, sokaklara, okullara, hastanelere, kiralara gelince neden imkânlar birdenbire buharlaşıyor?
Ama meseleye böyle bakmak biraz tehlikeli. Çünkü düşünmeye başlarsak huzurumuz kaçar. Onun için bize daha kullanışlı gündemler gerekir.
Mesela sosyal medyada birbirimizi yiyebiliriz. Birimiz hayvanların yaşam hakkını savunuruz, öbürümüz bütün sokak hayvanlarını ülkenin baş meselesi ilan ederiz. Birimiz yoksulluğu konuşmak isteriz, diğeri hemen bambaşka bir tartışma açar. Birimiz adalet deriz, öbürümüz “Şimdi sırası mı?” diye sorar. Birimiz soru sormaya kalkarız, öbürümüz devreye girip “Vardır bir bildikleri” cümlesini kutsal mühür gibi basarız. Ne büyük kolaylık!
Düşünmeye gerek yok. Sorgulamaya gerek yok. Gerçeğe bakmaya gerek yok.
Hazır şablon cevaplarımız var bizim hazır gündemlerimiz: “Devlet bilir.” “Dış güçler yapıyor.” “Memleketin başka derdi yok mu?” “Sen önce şunu konuş.” “Bunlar hep algı.”……….
Aslında en büyük algı, algı kelimesinin kendisi oldu. Ne zaman gerçek bir sorun konuşulsa, hemen üstüne bu kelime örtülüyor. Yoksulluk algı. Geçim sıkıntısı algı. Hayvanların meçhul akıbeti algı. Aydınların susturulması algı. Gençlerin umutsuzluğu algı.Emeklinin pazarda fileyi dolduramaması da muhtemelen optik bir yanılsama.
Zaten bu ülkede bazı şeyler ancak bizim kapımıza dayanınca gerçek oluyor. Kendi babamız geçinemeyince ekonomi bozuluyor. Kendi çocuğumuz iş bulamayınca liyakat sorunu başlıyor. Kendi mahallemizin önü kapatılınca yoksulluk görünür oluyor. Kendi sevdiğimiz hayvan kaybolunca barınaklar aklımıza geliyor. Kendi fikrimiz değersiz görülünce özgürlük kıymetleniyor.
O zamana kadar her şey gayet normal.
Bir yanda ihtişamlı yapılar, ışıklı salonlar, protokol düzeni ve büyük cümleler var. Diğer yanda pazarın son saatini bekleyen emekliler, ay sonunu hesaplayan aileler, ne olacağı bilinmeyen sokak hayvanları, konuştuğu için bedel ödeyen insanlar ve her gün biraz daha yorulan bir toplum var.
Fakat biz yine de rahatız. Çünkü görüntü fena değil.
Yollar yapılmış. Paravanlar kurulmuş. Sokaklar temizlenmiş. Törenler tamamlanmış.Kameralar doğru açıya yerleştirilmiş. Geriye sadece halkın gerçek hayatı kalmış. O da zaten kadraja girmese daha iyi.
Bir ülkenin ayıbı yoksul insanlarının olması değildir. Asıl ayıp, yoksulluğu azaltmak yerine yoksulun görünmesini engellemektir. Bir toplumun sorunu hayvanların sokakta olması değildir; yaşam hakkını öfke malzemesine çevirmesidir. Bir devletin itibarı büyük binalarla değil, küçük insanların onuruyla ölçülür. Ama biz galiba itibarı biraz yanlış anladık.
Bize göre itibar, dışarıdan bakınca güzel görünmek. İçeride ne yaşandığı çok da önemli değil. Yeter ki misafirler geçerken düzen bozulmasın. Yeter ki kameralar ön cepheyi çeksin. Yeter ki sosyal medya kendi kavgasına devam etsin. Yeter ki kimse asıl soruyu sormasın:
Bu ülkede neden görüntü halktan daha kıymetli? İşte bütün mesele bu.
Biz yoksulluğu değil, yoksulluğun fotoğrafını düzeltiyoruz.
Vicdanı değil, vitrini parlatıyoruz.
Hayatı değil, dekoru yeniliyoruz.
Sonra da büyük bir ciddiyetle kendimizi tebrik ediyoruz:
Her şey yolunda. Saraylar ışıl ışıl. Paravanlar sağlam. Halk meşgul. Sosyal medya öfkeli.Vicdan geçici olarak sessizde. Yani anlayacağınız, memleket yönetilmiyor; kusursuz bir sahne düzeni kuruluyor.
Dekorun arkasında ne olduğunu soranlara da her zamanki cevabı veriyoruz:
“Şimdi sırası mı?”
-
Genel4 hafta önceHerkes Haklı, Herkes Masum, Kimse Sorumlu Değil
-
Video1 ay önceKöln’de Hayat Durdu! 🎭 Karnaval Coşkusu | Kölle Alaaf!
-
Yazarlar4 hafta önceKENDİ GERÇEĞİNE KÖK SALMAK: DİJİTAL ÇAĞDA “KENDİ OLMA” DEVRİMİ
-
Özel Haber1 ay önce“İzmir’in Unutulan Mahallesi: Basmane Sokaklarında Bir Gün”
-
Video1 ay önceViyana’da Büyüleyici Gece | Karlskirche’de Vivaldi Dört Mevsim Konseri
-
Özel Haber5 ay önceİzmir Basın Mensupları Hilton Garden Inn Izmir Bayraklı’nın İftar Yemeğinde Buluştu
-
Yazarlar3 hafta önceİnsanların En Büyük Açlığı: Anlaşılmak
-
Video1 ay önceKöln’de Tatlı Sektörünün Kalbi Attı | ISM
