Yazarlar
Sessiz Sinyallerden Trajedilere: Okul Baskınlarının Psikolojisi
Okul baskınları, kamuoyunda çoğu zaman ani gelişen, öngörülemez ve bireysel sapkınlıkla açıklanan olaylar olarak değerlendirilir. Ancak psikolojik açıdan bakıldığında, bu tür şiddet eylemleri çoğunlukla anlık bir patlamanın değil; uzun süredir biriken duygusal yaralanmaların, sosyal kopuşların ve yetersiz müdahalelerin sonucudur. Başka bir ifadeyle, burada tek bir nedenden değil; zaman içinde derinleşen çok katmanlı bir süreçten söz ederiz.
Öncelikle, bu tür vakalarda sıklıkla karşılaştığımız temel unsurlardan biri, çocuğun ya da gencin kendisini görünmez, değersiz ve önemsiz hissetmesidir. Akran ilişkilerinde dışlanma, aile içinde duygusal ihmal, sürekli eleştirilme ya da değersizleştirilme gibi yaşantılar, bireyin benlik algısını ciddi biçimde zedeler. Zamanla kişi, “Ben zaten fark edilmiyorum” duygusunu içselleştirebilir. Bu noktada bazı bireylerde, görünür olmanın tek yolunun radikal ve yıkıcı bir eylem olduğu yönünde çarpık bir düşünce gelişebilir. Bu durum yüzeysel biçimde “dikkat çekme isteği” olarak yorumlanmamalıdır; çoğu zaman bu, kişinin varlığını kanıtlama çabasıdır.
İkinci önemli başlık, bastırılmış öfke ve intikam duygusudur. Özellikle uzun süreli zorbalık, aşağılanma ve sosyal reddedilme deneyimleri, bireyin iç dünyasında yoğun bir kırılma yaratabilir. Elbette her zorbalığa maruz kalan çocuk şiddete yönelmez. Burada belirleyici olan, yaşanan öfkenin nasıl işlendiği ve ifade edildiğidir. Duygularını sağlıklı biçimde tanımlayamayan, düzenleyemeyen ve paylaşamayan bireylerde öfke içe gömülür; zamanla yoğunlaşır ve bazı durumlarda cezalandırma ya da intikam fantezilerine dönüşebilir.
Bir diğer kritik unsur, ergenlik dönemine özgü kimlik ve aidiyet arayışıdır. Ergenlik, bireyin “Ben kimim, nereye aitim, değerim nedir?” sorularına yanıt aradığı son derece hassas bir gelişim dönemidir. Eğer genç, bu dönemde sağlıklı aidiyet ilişkileri kuramazsa ve kendisini anlamlı bir yerde konumlandıramazsa, yıkıcı kimlik biçimlerine yönelebilir. Bazen şiddet, güçsüzlük duygusunu örten sahte bir kimlik işlevi görür. Görünmez olmak yerine korkulan biri olmayı tercih etmek, bu çarpık savunma mekanizmalarından biridir.
Günümüzde şiddetin normalleşmesi de ayrıca dikkate alınması gereken bir etkendir. Dijital medya ortamı, çocukların ve ergenlerin şiddet içeriklerine daha erken ve daha yoğun biçimde maruz kalmasına neden olmaktadır. Özellikle fail odaklı haber dili, saldırganın ismini, görüntüsünü ve hikâyesini öne çıkararak bazı kırılgan bireyler üzerinde tehlikeli bir etki oluşturabilmektedir. Bu noktada saldırgan, bazı gençler için karanlık bir görünürlük modeli hâline gelebilmektedir. “Hatırlanmanın” ya da “iz bırakmanın” yolu olarak şiddetin algılanması, son derece ciddi bir risk göstergesidir.
Ruh sağlığı sorunları da bu tablo içinde değerlendirilebilir; ancak burada çok dikkatli bir ayrım yapılmalıdır. Depresyon, anksiyete, travma öyküsü ya da bazı kişilik örüntüleri risk faktörü oluşturabilir; fakat ruhsal sorun yaşayan bireylerin büyük çoğunluğu hiçbir zaman şiddet davranışı göstermez. Dolayısıyla meseleyi yalnızca “psikolojik rahatsızlık” üzerinden açıklamak hem eksik hem de yanıltıcıdır. Esas problem, psikolojik kırılganlıkların; destek eksikliği, sosyal izolasyon, erişim kolaylığı ve çevresel ihmallerle birleşmesidir.
Bu noktada erişim ve fırsat faktörünü de göz ardı etmemek gerekir. Silahlara ya da saldırıda kullanılabilecek araçlara kolay erişim, güvenlik önlemlerindeki zafiyetler ve erken uyarı işaretlerinin dikkate alınmaması, düşüncenin eyleme dönüşmesini kolaylaştıran unsurlardır. Yani yalnızca bireyin psikolojisini değil, içinde bulunduğu çevresel yapıyı da değerlendirmek gerekir.
Uzman bakış açısından en önemli sorulardan biri şudur: Bu tür olaylar önlenebilir miydi? Pek çok vakada yanıt evettir. Çünkü çoğu zaman olay öncesinde çeşitli uyarı işaretleri vardır. Şiddet içerikli düşüncelere aşırı ilgi, giderek artan sosyal izolasyon, yoğun mağduriyet söylemi, ölüm ve intikam temalarının sıklaşması, ani davranış değişiklikleri ve çevreye yönelik açık ya da örtük tehditler; ciddiyetle değerlendirilmesi gereken belirtilerdir. Ne var ki bu işaretler sıklıkla “ergenlik dönemi dalgalanmaları”, “öfkeli mizah” ya da “geçici bir kriz” olarak küçümsenebilmektedir. Oysa ihmal edilen her sinyal, riskin derinleşmesine neden olabilir.
Burada aile yapısına da ayrı bir başlık açmak gerekir. Dışarıdan bakıldığında düzenli, ilgili ve sorumluluk sahibi görünen ailelerde dahi ciddi duygusal boşluklar bulunabilir. Özellikle sevginin koşullu yaşandığı, başarının değerle eş tutulduğu, duyguların konuşulmadığı ve çocuğun iç dünyasının gerçek anlamda merak edilmediği aile ortamlarında çocuk kendisini anlaşılmamış hissedebilir. Bazı ailelerde açık çatışma olmaması, sağlıklı ilişki olduğu anlamına gelmez. Sessizlik bazen huzurun değil, bastırmanın göstergesi olabilir. Çocuk, “Yanımdalar ama beni gerçekten tanımıyorlar” duygusunu yaşadığında, bu durum ciddi bir yalnızlık hissi yaratabilir.
Benzer biçimde okul ortamı da yalnızca akademik performans ve disiplin üzerinden ele alınmamalıdır. Öğretmenler çoğu zaman sınıf düzenini korumaya ve akademik hedefleri sürdürmeye odaklanırken, davranışların arkasındaki duygusal sinyaller gözden kaçabilmektedir. Oysa sessizleşen, içine kapanan, giderek yalnızlaşan ya da karanlık söylemler geliştiren bir öğrenci, çoğu zaman yardım çağrısı vermektedir. Çocuğun bir öğretmene ya da okulda güvendiği bir yetişkine “Ben iyi değilim” diyememesi, başlı başına önemli bir kurumsal eksikliktir.
Bu nedenle gerçek önleme, yalnızca güvenlik tedbirlerinden ibaret değildir. Kamera sistemleri, fiziki önlemler ya da disiplin uygulamaları belirli ölçüde caydırıcılık sağlayabilir; ancak esas koruyucu etki, duygusal ve ilişkisel düzeyde kurulur. Çocuklara duygu düzenleme becerileri kazandırmak, öfkeyi tanımayı öğretmek, zorbalığa karşı net ve tutarlı bir tutum geliştirmek, okul psikolojik danışma sistemlerini güçlendirmek ve aile içinde yargılamadan dinleyen bir ilişki kurmak temel önleyici adımlardır.
Sonuç olarak okul baskınları, bir anda ortaya çıkan ve yalnızca bireysel “kötülük” ile açıklanabilecek olaylar değildir. Bunlar çoğu zaman görülmeyen bir yalnızlığın, işlenmeyen bir öfkenin, çözümlenmeyen bir aidiyet krizinin ve zamanında fark edilmeyen kırılmaların sonucudur. Bir çocuğun ya da gencin hayatındaki en güçlü koruyucu unsur, kusursuz bir sistemden çok; onu gerçekten fark eden, duyan ve ciddiye alan en az bir yetişkinin varlığıdır.
Yazarlar
Dikkat Ekonomisi: Zihnimizi Kim Yönetiyor?
“Modern çağın en değerli kaynağı petrol değil, insanın dikkatidir.”
Bir zamanlar dünyanın en güçlü şirketleri petrolü kontrol ediyordu. Bugün ise dünyanın en güçlü şirketleri dikkatimizi kontrol ediyor. Çünkü çağımızın en değerli sermayesi para değil; insanın birkaç saniyelik dikkatidir.
Eskiden insanlar gazeteyi açar, okumak istedikleri haberi seçerdi. Televizyonu açar, izlemek istediği programı beklerdi. Kitabı eline alır, sayfalarını kendi iradesiyle çevirirdi.
Bugün ise çoğu zaman seçen biz değiliz. Bizim yerimize seçen algoritmalar var. Hangi haberi göreceğimizi… Hangi videoda daha uzun kalacağımızı… Hangi öfkeye ortak olacağımızı… Hangi korkuyu hissedeceğimizi… Ve hatta hangi düşüncelerin zihnimize daha sık uğrayacağını bile büyük ölçüde dijital sistemler belirliyor.
Elbette hiçbir algoritma düşüncelerimizi doğrudan yazmaz. Fakat düşüncelerimizin beslendiği ortamı şekillendirir. İnsan zihni boşlukta düşünmez; maruz kaldığı içerikler, tekrar eden mesajlar ve sürekli karşılaştığı duygusal uyaranlar zamanla onun gerçeklik algısını biçimlendirir.
İnsan psikolojisinin en temel özelliklerinden biri şudur: Dikkatimizi verdiğimiz şey, zamanla zihnimizin gerçeğine dönüşür.
Sürekli felaket haberleri izleyen biri, dünyanın yalnızca tehlikelerden ibaret olduğuna inanmaya başlayabilir. Sürekli kusursuz hayatlar gören biri, kendi yaşamını eksik hissedebilir. Sürekli öfke üreten içeriklerle karşılaşan biri, farkında olmadan daha tahammülsüz bir insana dönüşebilir.
Çünkü dikkat yalnızca görmek değildir. Dikkat, zihnin inşa ettiği dünyanın temel malzemesidir.
İşte bu nedenle modern ekonominin adı artık yalnızca tüketim ekonomisi değildir. Dikkat ekonomisidir.
Bu ekonomide satılan ürün biz değiliz. Bizim dikkatimizi satın alan sistemlerdir.
Bir sosyal medya platformunu ücretsiz kullandığımızı düşünürüz. Gerçekte ödediğimiz bedel para değildir. Ödediğimiz bedel zamandır. Daha doğrusu, hayatımızın geri gelmeyecek dakikalarıdır.
Her bildirim küçük bir çağrıdır. Her kaydırma hareketi yeni bir ihtimal vaat eder. Belki biraz sonra daha ilginç bir video… Belki daha çarpıcı bir haber… Belki daha fazla beğeni… Belki bizi mutlu edecek yeni bir içerik… Ve tam da bu “belki”, insan beyninin ödül sistemini harekete geçirir. Belirsiz ödüller, kesin ödüllerden daha güçlü bir beklenti yaratır. Bu yüzden insanlar bazen saatlerce ekran başında kalır; aradıkları şey belirli bir bilgi değil, bir sonraki küçük uyarandır.
Dikkat ekonomisinin en güçlü silahı da budur: İnsanın merakını hiç doyurmadan sürekli beslemek. Fakat burada gözden kaçırdığımız önemli bir gerçek var. Her “evet”, aynı zamanda başka bir şeye söylenmiş “hayır”dır.
Telefon ekranına ayırdığımız her saat, çocuğumuzla konuşmadığımız bir saattir. Bitmeyen içerik akışına verdiğimiz her dakika, okuyamadığımız bir kitabın sayfasıdır. Sürekli bölünen dikkatin bedeli yalnızca zaman kaybı değildir. Derin düşünme yeteneğinin zayıflamasıdır.
Oysa insan zihni, anlamı hızda değil; derinlikte üretir. Bir fikrin olgunlaşması zaman ister. Bir duygunun anlaşılması sessizlik ister.Bir ilişkinin güçlenmesi kesintisiz ilgi ister.
Sürekli bölünen dikkat ise bunların hiçbirine izin vermez.
Bugün birçok insan aynı anda üç farklı ekranla meşgul olabiliyor. Ancak aynı insan, on dakika boyunca tek bir düşünce üzerinde kalmakta zorlanıyor. Bu durum yalnızca bireysel bir alışkanlık değildir. Toplumsal sonuçları da vardır.
Çünkü dikkatini uzun süre bir konuya veremeyen toplumlar, karmaşık sorunları da sağlıklı biçimde tartışamaz.
Derin analizlerin yerini sloganlar alır. Muhakemenin yerini tepkiler alır. Gerçeklerin yerini, en çok paylaşılan içerikler alır. Böylece düşünce, hızın gerisinde kalır. Belki de çağımızın en büyük krizi bilgi eksikliği değildir. Anlam eksikliğidir.
Çünkü bilgi çoğaldıkça bilgelik aynı oranda artmadı. Veri büyüdü. Depolama kapasitesi büyüdü.
İşlem hızı arttı. Fakat insanın kendisiyle kurduğu ilişki derinleşmedi.
Bugün birçok kişi gün boyunca yüzlerce bilgiye maruz kalıyor. Ama gece yatağa başını koyduğunda tek bir soruyla baş başa kalıyor: “Bütün bunlar bana ne kattı?”
Belki de asıl mesele teknoloji değildir. Teknoloji, insan aklının büyük başarılarından biridir. Sorun, teknolojinin dikkatimizi yönetmesine izin verdiğimiz noktada başlıyor. Çünkü dikkat yalnızca zihinsel bir süreç değildir. Dikkat, hayatın yönünü belirleyen pusuladır. Neye dikkat ediyorsanız, zamanınızı oraya verirsiniz. Zamanınızı nereye veriyorsanız, hayatınızı da oraya verirsiniz. Ve hayatınızı nereye verdiyseniz, sonunda kim olduğunuzu da o belirler.
Bu nedenle modern insanın en önemli mücadelesi zamana karşı değildir. Dikkatine sahip çıkabilme mücadelesidir. Çünkü geleceğin en özgür insanları, en fazla bilgiye sahip olanlar değil; dikkatini koruyabilenler olacaktır.
Neye dikkat ediyorsanız, zamanınızı oraya verirsiniz. Zamanınızı nereye veriyorsanız, hayatınızı da oraya verirsiniz.”
Yazarlar
KIYAS ÇAĞINDA “KENDİN’ OLABİLMEK
Taner İşeri Yazdı: KIYAS ÇAĞINDA “KENDİN’ OLABİLMEK
Her sene Haziran ayının gelmesiyle birlikte sınav maratonu ve buna bağlı telaşlar baş gösterir. Sonuçlar, tercihler derken dereceye girenler belli olur. Türkiye şartlarında eşit imkânlarla hazırlanmadığı hâlde aynı sınavlara “eğitimde fırsat eşitliği” adı altında giren çocuklardan bazıları büyük başarılar elde eder. Ardından gerek ulusal basında gerekse sosyal medyada şu tarz haberlere rastlarız: “Filanca köyde çobanlık yapan Mustafa 500 tam puan aldı.”, “Düzenli çalıştı ve başardı.”, “Çevresiyle iletişimini koparıp sadece derslerine odaklandı ve kazandı.”
Toplum olarak biz “en”leri yazar, “en”leri konuşuruz; çünkü prim yapan, ilgi gören budur. Oysa aynı coğrafyada, benzer koşullarda aynı emeği verip sadece üç yanlış yaptığı için “en” olamayan bir çocuk ya da genç, sistem tarafından görmezden gelinir. Sistem adeta şöyle der: “O genç de bu denli çok çalışsaydı, o da 500 puan alıp birinci olurdu.” Maalesef durum tam da tarif ettiğim bu acımasız noktada.
Bu “en” olma hâli, sosyal medyanın da yoğun pompalamasıyla iyice başa bela bir duruma dönüştü: En komik, en başarılı, en çok izlenen, en güzel, en çok takipçisi olan… Etrafımızı tam anlamıyla bir “en olma” furyası, hatta fırtınası sarmış durumda. Eskiden, yani benim çocukluğumda en fazla komşunun çocuğuyla kıyaslanırken, bugün artık tüm Türkiye ile kıyaslanır hâle getirildik. Çocukluğumuzda bizden çalışkan, iyi, namuslu ve dürüst olmamız istenirdi; fakat bunlar nicel olarak ölçülebilir değerler olmadığı için bizden “en iyisi” olmamız beklenmezdi. Bizler, kendi potansiyelimiz doğrultusunda ve ruh sağlığımızı koruyarak kendimizin en iyi versiyonu olmaya çabalardık. Gönül elbette en iyisini ister, bu insan doğasının bir parçasıdır; lakin bu çaba başkalarının takdirini kazanmak için değil, kişinin kendi öz saygısına yaptığı bir yatırım olmalıdır.
Ne var ki bu durum, artık içinden çıkılmaz nevrotik bir hâl almaya başladı. Birey, sırf kendisi için çabalamayı bıraktı; aile içinde “en iyi çocuk”, iş yerinde “en başarılı çalışan”, sanat dünyasında “en güvenilir ünlü” olma yarışına girdi. Her şey, bir başkasının —daha doğrusu başkalarının— onayına ve beğenisine mazhar olma çabasından ibaret hâle geldi.
Oysa hayat, başkalarının kurduğu podyumlarda sergilenen bir yarış değil; kişinin kendi içsel yolculuğudur. Kendimizi başkalarının “en”leriyle ölçmeye devam ettiğimiz sürece, görünürde zirveye çıksak bile ruhumuzda derin bir yetersizlik hissiyle baş başa kalacağız. Belki de yeniden hatırlamamız gereken tek şey; alkışlanan bir “en” olmak değil, kendi sınırlarımız içinde “kendimiz” kalabilmenin ve öz saygımızı koruyabilmenin en büyük başarı olduğudur.
Yazarlar
İÇİMİN EN SEN HALİ
İçimde hep sen varsın; bu yüzden içinde sen olmayan hiçbir şeyi sevemiyorum. Ev mesela… Ancak içinde sen varsan bir anlam ifade ediyor benim için. Sen yoksan ev de yatak da yürek de bomboş, anlamsız kalıyor. Sürekli senin ruhunda bir yerde olmak istiyorum; çünkü benim içim tamamen sensin.
Aslında aklımdan, gönlümden geçenleri anlatmak için başlamıştım bu satırlara ama fark ettim ki içimden sadece sen geçiyormuşsun. “Keşke içimden geçerken orada öylece kalsan,” diyorum bazen. Sonra senin içinde, benim içimdeki sen kadar büyük bir “ben” olmadığı gerçeğiyle yüzleşiyor, bunun imkânsızlığını anlıyorum.
Bir şarkı, “İçinden geçeni söyle, kalırsa yazık olur,” diyordu. Ben de içimde hiçbir şey kalmasın istedim; sen hariç… İçimde saklamak istediğim tek şey sensin ama sen sadece oradasın, derinlerimde. Ne olurdu sanki dışımda da olsaydın, geçmişte olduğu gibi çepeçevre sarsaydın beni? Bizi var ettiğimiz o güzel zamanlara dönebilseydik… Biliyorum; ne sen artık o “biz”e dönebilirsin ne de ben artık olamayacak bir masalın içinde var olabilirim.
Ne güzel demiş Ahmed Arif: “Yokluğun, cehennemin öbür adıdır.” Yokluğunun yarattığı bu cehennemde bana iyi gelen yegâne şey, içimde yaşattığım o kocaman sen. Ama çok korkuyorum; bir gün o da gidecek, bu yangın da sönecek diye. “İnsanoğlu her şeye alışır,” diyorlar. Belki doğrudur… Lakin bunu söyleyenler, böylesi bir sevdanın yoksunluğunu hiç yaşamamış olmalılar ki uzaktan ve böylesine üst perdeden ahkâm kesebiliyorlar.
Oysa bilmedikleri bir şey var: İnsan her şeye alışmaz, sadece yokluğun açtığı o derin uçurumun kenarında yaşamayı öğrenir. Varsın dünya alışmaktan bahsetsin, varsın zaman geçsin… İçimdeki sen, bu cehennemin ortasındaki tek cennetim olarak kalacak. Çünkü seni içimden uğurlamak, kendimi tamamen yok etmek demektir; ben seni sakladıkça varım.
-
Video3 ay önceKöln’de Hayat Durdu! 🎭 Karnaval Coşkusu | Kölle Alaaf!
-
Video3 ay önceViyana’da Büyüleyici Gece | Karlskirche’de Vivaldi Dört Mevsim Konseri
-
Video3 ay önceKöln’de Tatlı Sektörünün Kalbi Attı | ISM
-
Özel Haber3 ay önce“İzmir’in Unutulan Mahallesi: Basmane Sokaklarında Bir Gün”
-
Özel Haber6 ay önceİzmir Basın Mensupları Hilton Garden Inn Izmir Bayraklı’nın İftar Yemeğinde Buluştu
-
Yazarlar7 ay önce
Ben bir zeytinim
-
Yazarlar5 ay önce
POTANSİYEL SUÇLU KİM? TOPLUM ZEHİRLENİYOR!
-
Almanya4 yıl önceUmut Yılmazkeçeci Uluslararası Berlin Sağlık Fuarında
