Bizi Takip Edin

Yazarlar

Umut Yılmazkeçeci Yazdı;Köln Messe Şekerleme Fuarı

yazar

Yayınlandı

Tarih

Köln’de Organize Edilen Uluslararası Bisküvi, Çikolata ve Şekerleme Fuarı’na Türkiye Bu Yıl 80 Firma İle Katıldı

Almanya’nın Köln kentinde düzenlenen, oldukça ilgi gören bir fuar ziyaretçilerini ağırladı.

Köln’de Organize Edilen Uluslararası Bisküvi, Çikolata ve Şekerleme Fuarı’na Türkiye Bu Yıl 80 Firma İle Katıldı

ISM Köln olarak bilinen, KoelnMesse tarafından organize edilen Uluslararası Şekerleme ve Atıştırmalık Ürünler Fuarına sektörden on binlerce firma katılırken Türkiye de binlerce çeşit farklı tadıyla stantlarda yerini aldı.

Bu fuarla ilgili önemli detayları yazı dizimizde sizler için derledik.
Köln’de Uluslararası Bisküvi, Çikolata ve Şekerleme Fuarı 2023 (ISM) ziyaretçilere kapılarını açtı.

Dünyanın birçok yerinden ilgi gören Uluslararası Bisküvi, Çikolata ve Şekerleme Fuarı’na 76 ülkeden yaklaşık 1774 firmanın katıldığı belirlendim Türkiye’den ise yarısı milli, yarısı bireysel katılım olmak üzere 80 firma ülkelerini temsil etmek için fuara katılım sağladı. 

Reklam

Milli katılım organizasyonu yapan firmalardan biri olan İstanbul Hububat Bakliyat Yağlı Tohumlar ve Mamülleri İhracatçıları Birliği (İHBİR) Başkanı Kazım Taycı ile Türkiye’nin Koln Başkonsolosu Turhan Kaya, fuara katılan firmaları ziyaret ederek plaket takdim etti.

Kazım Taycı açıklamasında, “Türkiye olarak yaklaşık 80 firma bulunmaktayız. 40 firma milli olarak, kalan firmalar ise münferit şekilde katılım sağladı.

Burası Türkiye’nin 25 yıldır düzenli olarak katılım sağladığı bir fuar. ISM, şekerleme, çikolatalı ürünler ve unlu mamullerde dünyanın en iyi fuarlarından biri olarak bilinmektedir.

Covid-19 döneminde dahi İHBİR olarak bu fuara düzenli katılım sağladığımız için fuar organizasyonu çok iyi bir  yer sundu. Fuarın Türkiye için iyi geçeceğinden eminiz.” sözlerine yer verdi. 

Reklam

Türkiye’nin sektörde küresel anlamda hak ettiği yere konulmadığını belirten İHBİR Başkanı Taycı, daha sonra sözlerine şöyle devam etti: “Türkiye’de sektörümüzle ilgili önemli yatırımlar yapılarak büyük adımlar atıldı.

Makine ekipmanlarımız ve teknolojimiz oldukça genç. İş adamlarımız oldukça girişimci, dünyanın her yerine gitmekteler. İstatistiklere baktığımızda şekerli ürünler ve çikolatalı ürünlerde 260 milyar dolarlık bir pazarda şu anda 2 milyar dolarlık bir pastada bulunmaktayız. Bu durum, aslında daha fazla yol alabileceğimizi göstermekte.

Sektörümüzde yönetimdeki arkadaşlarımız ve üyelerimizin bu sinerjisi ile birlikte dünyanın dört bir yanındaki fuarlara katılarak, satın alma heyetlerini organize ederek, sektörel ziyaretler gerçekleştirerek bu bölgelerin hepsinde müşterilerimize ulaşıp ürünlerimizi satma fırsatı yakalayacağız.

Reklam

Halihazırda 170’in üzerinde ulaşmış bulunmaktayız, bu başarımızı arttırarak ve geliştirerek hizmetlerimize devam edeceğiz.” 
Türkiye’den fuara katılım sağlayan iş insanı Mustafa Başar ise Türk stantlarına yoğun ilgi olduğuna dikkat çekerek şu açıklamalarında, “Biz Türkiye olarak stratejik bir konuma sahip olduğumuz için, özellikle Covid-19 pandemi döneminde Asya’daki üretim üssünün Türkiye’ye doğru kaydığını gözlemlemekteyiz.

Orta Doğu, Balkanlar ve hatta Avrupa’yı ülkedeki üretim üssü olarak beslediğimizi düşünmekteyiz. Bu durumun cirolarımızı da olumlu açıdan etkilediğini görüyoruz.” sözlerine yer verdi.

Yılda 1 kez düzenlenen ISM Köln, sektörün her alanda ihtiyaç duyduğu hizmet alanlarını ve ana gelişim trendlerini ziyaretçilere sunmak ve dünyaya duyurmak için eşsiz bir proje olarak görülmektedir. Bu fuar türünün en büyük fuarı olma özelliğinde olup uluslararası ticaret fuarı sınıfına girmektedir. 

Önemli iş ve iletişim platformu olarak, uluslararası gruplar, yatırımcı dostu karar verici mensuplar ile küçük, orta, büyük işletmeleri ve piyasa liderleri gibi hedef grupları bir araya getirerek hem ürün yelpazesinde çeşitliliği sunuyor hem de hizmet teknolojisini geliştirmeyi amaçlamaktadır.

Reklam

Fuarın geniş ürün yelpazesinde unlu mamuller, şekerler, çikolatalar, lokumlar, kraker, tatlılar, dondurma ve türevi şekerlemeler çeşit çeşit bulunmakta.

23 Nisan ile 25 Nisan arasında gerçekleşen bu fuar, 50 yıldır her sene organize edilmekte ve Türkiye 20 yıldır düzenli katılım sağlamaktadır. Bu düzenli katılımla stantların önemli bir bölümünde yer alan Türk firmalar, ülkelerini birçok farklı çeşidi ile temsil etmektedir.

Not olarak  Bazı firmalara vize verilmediği…

Okumaya Devam Et
Reklam
Yorum Yapın

Leave a Reply

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yazarlar

Dikkat Ekonomisi: Zihnimizi Kim Yönetiyor?

Yayınlandı

Tarih


“Modern çağın en değerli kaynağı petrol değil, insanın dikkatidir.”
Bir zamanlar dünyanın en güçlü şirketleri petrolü kontrol ediyordu. Bugün ise dünyanın en güçlü şirketleri dikkatimizi kontrol ediyor. Çünkü çağımızın en değerli sermayesi para değil; insanın birkaç saniyelik dikkatidir.
Eskiden insanlar gazeteyi açar, okumak istedikleri haberi seçerdi. Televizyonu açar, izlemek istediği programı beklerdi. Kitabı eline alır, sayfalarını kendi iradesiyle çevirirdi.
Bugün ise çoğu zaman seçen biz değiliz. Bizim yerimize seçen algoritmalar var. Hangi haberi göreceğimizi… Hangi videoda daha uzun kalacağımızı… Hangi öfkeye ortak olacağımızı… Hangi korkuyu hissedeceğimizi… Ve hatta hangi düşüncelerin zihnimize daha sık uğrayacağını bile büyük ölçüde dijital sistemler belirliyor.
Elbette hiçbir algoritma düşüncelerimizi doğrudan yazmaz. Fakat düşüncelerimizin beslendiği ortamı şekillendirir. İnsan zihni boşlukta düşünmez; maruz kaldığı içerikler, tekrar eden mesajlar ve sürekli karşılaştığı duygusal uyaranlar zamanla onun gerçeklik algısını biçimlendirir.
İnsan psikolojisinin en temel özelliklerinden biri şudur: Dikkatimizi verdiğimiz şey, zamanla zihnimizin gerçeğine dönüşür.
Sürekli felaket haberleri izleyen biri, dünyanın yalnızca tehlikelerden ibaret olduğuna inanmaya başlayabilir. Sürekli kusursuz hayatlar gören biri, kendi yaşamını eksik hissedebilir. Sürekli öfke üreten içeriklerle karşılaşan biri, farkında olmadan daha tahammülsüz bir insana dönüşebilir.
Çünkü dikkat yalnızca görmek değildir. Dikkat, zihnin inşa ettiği dünyanın temel malzemesidir.
İşte bu nedenle modern ekonominin adı artık yalnızca tüketim ekonomisi değildir. Dikkat ekonomisidir.
Bu ekonomide satılan ürün biz değiliz. Bizim dikkatimizi satın alan sistemlerdir.
Bir sosyal medya platformunu ücretsiz kullandığımızı düşünürüz. Gerçekte ödediğimiz bedel para değildir. Ödediğimiz bedel zamandır. Daha doğrusu, hayatımızın geri gelmeyecek dakikalarıdır.
Her bildirim küçük bir çağrıdır. Her kaydırma hareketi yeni bir ihtimal vaat eder. Belki biraz sonra daha ilginç bir video… Belki daha çarpıcı bir haber… Belki daha fazla beğeni… Belki bizi mutlu edecek yeni bir içerik… Ve tam da bu “belki”, insan beyninin ödül sistemini harekete geçirir. Belirsiz ödüller, kesin ödüllerden daha güçlü bir beklenti yaratır. Bu yüzden insanlar bazen saatlerce ekran başında kalır; aradıkları şey belirli bir bilgi değil, bir sonraki küçük uyarandır.
Dikkat ekonomisinin en güçlü silahı da budur: İnsanın merakını hiç doyurmadan sürekli beslemek. Fakat burada gözden kaçırdığımız önemli bir gerçek var. Her “evet”, aynı zamanda başka bir şeye söylenmiş “hayır”dır.
Telefon ekranına ayırdığımız her saat, çocuğumuzla konuşmadığımız bir saattir. Bitmeyen içerik akışına verdiğimiz her dakika, okuyamadığımız bir kitabın sayfasıdır. Sürekli bölünen dikkatin bedeli yalnızca zaman kaybı değildir. Derin düşünme yeteneğinin zayıflamasıdır.
Oysa insan zihni, anlamı hızda değil; derinlikte üretir. Bir fikrin olgunlaşması zaman ister. Bir duygunun anlaşılması sessizlik ister.Bir ilişkinin güçlenmesi kesintisiz ilgi ister.
Sürekli bölünen dikkat ise bunların hiçbirine izin vermez.

Bugün birçok insan aynı anda üç farklı ekranla meşgul olabiliyor. Ancak aynı insan, on dakika boyunca tek bir düşünce üzerinde kalmakta zorlanıyor. Bu durum yalnızca bireysel bir alışkanlık değildir. Toplumsal sonuçları da vardır.
Çünkü dikkatini uzun süre bir konuya veremeyen toplumlar, karmaşık sorunları da sağlıklı biçimde tartışamaz.
Derin analizlerin yerini sloganlar alır. Muhakemenin yerini tepkiler alır. Gerçeklerin yerini, en çok paylaşılan içerikler alır. Böylece düşünce, hızın gerisinde kalır. Belki de çağımızın en büyük krizi bilgi eksikliği değildir. Anlam eksikliğidir.
Çünkü bilgi çoğaldıkça bilgelik aynı oranda artmadı. Veri büyüdü. Depolama kapasitesi büyüdü.
İşlem hızı arttı. Fakat insanın kendisiyle kurduğu ilişki derinleşmedi.
Bugün birçok kişi gün boyunca yüzlerce bilgiye maruz kalıyor. Ama gece yatağa başını koyduğunda tek bir soruyla baş başa kalıyor: “Bütün bunlar bana ne kattı?”
Belki de asıl mesele teknoloji değildir. Teknoloji, insan aklının büyük başarılarından biridir. Sorun, teknolojinin dikkatimizi yönetmesine izin verdiğimiz noktada başlıyor. Çünkü dikkat yalnızca zihinsel bir süreç değildir. Dikkat, hayatın yönünü belirleyen pusuladır. Neye dikkat ediyorsanız, zamanınızı oraya verirsiniz. Zamanınızı nereye veriyorsanız, hayatınızı da oraya verirsiniz. Ve hayatınızı nereye verdiyseniz, sonunda kim olduğunuzu da o belirler.
Bu nedenle modern insanın en önemli mücadelesi zamana karşı değildir. Dikkatine sahip çıkabilme mücadelesidir. Çünkü geleceğin en özgür insanları, en fazla bilgiye sahip olanlar değil; dikkatini koruyabilenler olacaktır.
Neye dikkat ediyorsanız, zamanınızı oraya verirsiniz. Zamanınızı nereye veriyorsanız, hayatınızı da oraya verirsiniz.”

Okumaya Devam Et

Yazarlar

KIYAS ÇAĞINDA “KENDİN’ OLABİLMEK

Yayınlandı

Tarih

Taner İşeri Yazdı: KIYAS ÇAĞINDA “KENDİN’ OLABİLMEK

​Her sene Haziran ayının gelmesiyle birlikte sınav maratonu ve buna bağlı telaşlar baş gösterir. Sonuçlar, tercihler derken dereceye girenler belli olur. Türkiye şartlarında eşit imkânlarla hazırlanmadığı hâlde aynı sınavlara “eğitimde fırsat eşitliği” adı altında giren çocuklardan bazıları büyük başarılar elde eder. Ardından gerek ulusal basında gerekse sosyal medyada şu tarz haberlere rastlarız: “Filanca köyde çobanlık yapan Mustafa 500 tam puan aldı.”, “Düzenli çalıştı ve başardı.”, “Çevresiyle iletişimini koparıp sadece derslerine odaklandı ve kazandı.”
​Toplum olarak biz “en”leri yazar, “en”leri konuşuruz; çünkü prim yapan, ilgi gören budur. Oysa aynı coğrafyada, benzer koşullarda aynı emeği verip sadece üç yanlış yaptığı için “en” olamayan bir çocuk ya da genç, sistem tarafından görmezden gelinir. Sistem adeta şöyle der: “O genç de bu denli çok çalışsaydı, o da 500 puan alıp birinci olurdu.” Maalesef durum tam da tarif ettiğim bu acımasız noktada.
​Bu “en” olma hâli, sosyal medyanın da yoğun pompalamasıyla iyice başa bela bir duruma dönüştü: En komik, en başarılı, en çok izlenen, en güzel, en çok takipçisi olan… Etrafımızı tam anlamıyla bir “en olma” furyası, hatta fırtınası sarmış durumda. Eskiden, yani benim çocukluğumda en fazla komşunun çocuğuyla kıyaslanırken, bugün artık tüm Türkiye ile kıyaslanır hâle getirildik. Çocukluğumuzda bizden çalışkan, iyi, namuslu ve dürüst olmamız istenirdi; fakat bunlar nicel olarak ölçülebilir değerler olmadığı için bizden “en iyisi” olmamız beklenmezdi. Bizler, kendi potansiyelimiz doğrultusunda ve ruh sağlığımızı koruyarak kendimizin en iyi versiyonu olmaya çabalardık. Gönül elbette en iyisini ister, bu insan doğasının bir parçasıdır; lakin bu çaba başkalarının takdirini kazanmak için değil, kişinin kendi öz saygısına yaptığı bir yatırım olmalıdır.
​Ne var ki bu durum, artık içinden çıkılmaz nevrotik bir hâl almaya başladı. Birey, sırf kendisi için çabalamayı bıraktı; aile içinde “en iyi çocuk”, iş yerinde “en başarılı çalışan”, sanat dünyasında “en güvenilir ünlü” olma yarışına girdi. Her şey, bir başkasının —daha doğrusu başkalarının— onayına ve beğenisine mazhar olma çabasından ibaret hâle geldi.
​Oysa hayat, başkalarının kurduğu podyumlarda sergilenen bir yarış değil; kişinin kendi içsel yolculuğudur. Kendimizi başkalarının “en”leriyle ölçmeye devam ettiğimiz sürece, görünürde zirveye çıksak bile ruhumuzda derin bir yetersizlik hissiyle baş başa kalacağız. Belki de yeniden hatırlamamız gereken tek şey; alkışlanan bir “en” olmak değil, kendi sınırlarımız içinde “kendimiz” kalabilmenin ve öz saygımızı koruyabilmenin en büyük başarı olduğudur.

Okumaya Devam Et

Yazarlar

İÇİMİN EN SEN HALİ

Yayınlandı

Tarih

İçimde hep sen varsın; bu yüzden içinde sen olmayan hiçbir şeyi sevemiyorum. Ev mesela… Ancak içinde sen varsan bir anlam ifade ediyor benim için. Sen yoksan ev de yatak da yürek de bomboş, anlamsız kalıyor. Sürekli senin ruhunda bir yerde olmak istiyorum; çünkü benim içim tamamen sensin.
​Aslında aklımdan, gönlümden geçenleri anlatmak için başlamıştım bu satırlara ama fark ettim ki içimden sadece sen geçiyormuşsun. “Keşke içimden geçerken orada öylece kalsan,” diyorum bazen. Sonra senin içinde, benim içimdeki sen kadar büyük bir “ben” olmadığı gerçeğiyle yüzleşiyor, bunun imkânsızlığını anlıyorum.
​Bir şarkı, “İçinden geçeni söyle, kalırsa yazık olur,” diyordu. Ben de içimde hiçbir şey kalmasın istedim; sen hariç… İçimde saklamak istediğim tek şey sensin ama sen sadece oradasın, derinlerimde. Ne olurdu sanki dışımda da olsaydın, geçmişte olduğu gibi çepeçevre sarsaydın beni? Bizi var ettiğimiz o güzel zamanlara dönebilseydik… Biliyorum; ne sen artık o “biz”e dönebilirsin ne de ben artık olamayacak bir masalın içinde var olabilirim.
​Ne güzel demiş Ahmed Arif: “Yokluğun, cehennemin öbür adıdır.” Yokluğunun yarattığı bu cehennemde bana iyi gelen yegâne şey, içimde yaşattığım o kocaman sen. Ama çok korkuyorum; bir gün o da gidecek, bu yangın da sönecek diye. “İnsanoğlu her şeye alışır,” diyorlar. Belki doğrudur… Lakin bunu söyleyenler, böylesi bir sevdanın yoksunluğunu hiç yaşamamış olmalılar ki uzaktan ve böylesine üst perdeden ahkâm kesebiliyorlar.
​Oysa bilmedikleri bir şey var: İnsan her şeye alışmaz, sadece yokluğun açtığı o derin uçurumun kenarında yaşamayı öğrenir. Varsın dünya alışmaktan bahsetsin, varsın zaman geçsin… İçimdeki sen, bu cehennemin ortasındaki tek cennetim olarak kalacak. Çünkü seni içimden uğurlamak, kendimi tamamen yok etmek demektir; ben seni sakladıkça varım.

Okumaya Devam Et

Trenler

Avrupa Medya Grup© 2026. Her hakkı saklıdır.