Yazarlar
Bir Canlının Ölümünü Savunmak, İnsan Vicdanında Neyi Susturur?
Bir toplumun ahlaki seviyesi yalnızca güçlüye gösterdiği saygıyla değil; güçsüze, savunmasız olana ve sesi duyulmayan canlılara nasıl davrandığıyla da ölçülür.
Sokak hayvanlarının “yok edilmesini” savunan yaklaşım, yalnızca hayvanlara ilişkin bir görüş değildir. Bu yaklaşım; insanın hayatı nasıl tanımladığına, korkularını nasıl yönettiğine, merhametle nasıl ilişki kurduğuna ve kendisinden farklı olana hangi sınırlar içinde davrandığına dair önemli ipuçları verir.
Bu yazının amacı, hayvanlara zarar verilmesini savunan herkesi aynı kefeye koymak değil. Ama böyle bir düşüncenin arkasındaki psikolojik, sosyal ve ahlaki dinamikleri anlamak gerekiyor. Çünkü anlamak, mazur görmek değildir. Tam tersine, sorunun kaynağını bilmek daha doğru çözümler üretmenin ilk adımıdır.
Korku, Merhametin Önüne Geçtiğinde
Sokak hayvanlarının öldürülmesini savunan insanların önemli bir kısmının temel motivasyonu nefret değil, korkudur.
Sokakta bir köpekten korkan, çocuğuna zarar geleceğini düşünen ya da geçmişte olumsuz bir deneyim yaşayan kişiler zamanla tüm hayvanları aynı tehdit kategorisine yerleştirebilir.
Korkunun varlığı anlaşılabilir. Ancak sorun, bu korkunun toplu cezalandırma anlayışına dönüşmesidir.
“Ben korkuyorum, öyleyse onlar ortadan kaldırılmalı” düşüncesi, medeni toplum anlayışıyla bağdaşmaz.
Uygar toplumların görevi korkuyu katliama dönüştürmek değil; bilimsel ve kalıcı çözümler üretmektir. Kısırlaştırma, aşılama, rehabilitasyon, sahiplendirme ve etkin yerel yönetim politikaları bu nedenle önemlidir.
Empati Sınırının Daralması
Hayvanların yaşam hakkını kolayca gözden çıkaran bakış açısında çoğu zaman empati eksikliği vardır.
Bu anlayış, yalnızca kendi çevresinin acısını gerçek kabul eder. Hayvanın açlığı, korkusu, yaralanması ya da terk edilmesi görünmez hale gelir.
Bir canlının değeri, insana sağladığı faydayla ölçülemez. Ahlaki olgunluk, yaşamı hiyerarşik olarak sınıflandırmamayı gerektirir.
Dilin Şiddeti Meşrulaştırması
Toplu yok etme düşüncesi çoğu zaman doğrudan “öldürelim” cümlesiyle başlamaz.
Önce dil değişir.
Hayvanlar; “can” olmaktan çıkarılır, “tehdit”, “yük”, “istila”, “pislik” ya da “sorun” gibi ifadelerle tanımlanmaya başlanır.
Tarih boyunca şiddetin dili hep benzer çalışmıştır: Önce hedef insani ve ahlaki alanın dışına itilir, ardından ona yapılanlar normalleştirilir.
Bu nedenle kullanılan dil yalnızca kelime tercihi değildir; vicdanın sınırlarını belirleyen önemli bir göstergedir.
Vicdanı Otoriteye Teslim Etmek
“Devlet böyle karar verdi”, “belediye topluyor”, “kanun bunu söylüyor” gibi ifadeler çoğu zaman bireysel sorumluluktan kaçmanın yolu haline gelir.
Ancak tarih bize şunu defalarca göstermiştir:
Her yasal karar ahlaki değildir.
Her resmi uygulama adil değildir.
Vicdan, otoriteye tamamen devredilemez.
Toplumsal Öfkenin En Zayıfa Yönelmesi
Ekonomik kriz, kent stresi, düzensizlik ve kurumsal yetersizlikler toplumda büyük bir öfke yaratabiliyor.
Gerçek sorumlular hesap vermediğinde ise öfke çoğu zaman en savunmasız olana yöneliyor.
Konuşamayan, kendini savunamayan sokak hayvanları bu öfkenin kolay hedefi haline geliyor.
Bu oldukça tehlikeli bir toplumsal refleks.
Çünkü bir toplum öfkesini en zayıfa yönelttiğinde aslında adalet duygusunu kaybetmeye başlar.
Sessiz Çoğunluk Sorunu
Hayvanlara yönelik şiddeti savunan herkes doğrudan şiddet uygulayan kişiler değildir.
Daha büyük tehlike çoğu zaman sessiz kalan çoğunluktur.
“Bana dokunmuyor” diyerek geri çekilen insanlar, yanlış bilgiye itiraz etmeyenler ve şiddeti görmezden gelenler bu düzenin sürmesine katkı sağlar.
Kötülük bazen yalnızca onu yapanlarla değil, ona sessiz kalanlarla büyür.
Gerçek Soru
Kimse hayvanları sevmek zorunda değildir. İnsanlar korkabilir, mesafeli olabilir ya da temas kurmak istemeyebilir.
Ancak hiçbir bireysel tercih, bir canlının yaşam hakkını ortadan kaldırmayı meşru hale getirmez.
Asıl ahlak; sevdiğimiz varlıklara iyi davranmak değil, sevmediğimiz ya da korktuğumuz canlılara karşı da temel etik sınırları koruyabilmektir.
Sonuç
Sokak hayvanlarının yok edilmesini savunmak yalnızca bir belediyecilik meselesi değildir.
Bu tartışma aynı zamanda toplumun vicdan sınavıdır.
Merhameti mi büyüteceğiz?
Korkuya mı teslim olacağız?
Bilimsel çözümleri mi tercih edeceğiz?
Yoksa en kolay yol olarak ölümü mü seçeceğiz?
Bir toplum sokak hayvanları hakkında karar verirken, aslında kendi ahlaki geleceğine de karar verir.
Asıl soru şu:
Bir canlının yaşam hakkını bu kadar kolay tartışmaya açarken, kendi insanlığımızdan neyi eksilttiğimizin farkında mıyız?
Yazarlar
KENDİ GERÇEĞİNE KÖK SALMAK: DİJİTAL ÇAĞDA “KENDİ OLMA” DEVRİMİ
Bugün, modern dünyanın ve dijital çağın getirdiği yoğun bilgi bombardımanı altında, insanlığın karşı karşıya kaldığı en büyük varoluşsal krizlerden biri “kendisi kalabilmek”. Her gün ekranlardan üzerimize akan mükemmel hayat şablonları, filtrelenmiş bedenler, idealize edilmiş başarı formülleri ve toplumsal roller, bireyi adeta tek tipleşmeye zorluyor. Bu illüzyonun tam ortasında, bir kadının verebileceği en cesur, en devrimci karar ise başkalarının beklentilerine göre şekillenmeyi reddedip sadece kendisi olmayı seçmesidir.
Bugün özgüven, sadece başarı basamaklarını tırmanmak ya da güçlü bir duruş sergilemekle ölçülmüyor. Gerçek özgüven; bir kadının seçimlerinde önceliği kendi özüne, kendi değerlerine ve kendi gerçeğine vermesiyle başlar. Bu, bencilce bir uzaklaşma değil; aksine bireyin kendi hayatının başrolünü eline almasıdır.
Onaylanma Zincirlerini Kırmak
Kendine güvenen bir kadının hayatındaki en büyük özgürlük, “Başkaları ne der?” ya da “Nasıl görünmeliyim?” korkusunu aşmış olmasıdır. Toplumsal kalıpların veya dijital dünyanın dayattığı “makbul kadın” sınırlarını elinin tersiyle iten kadın, kararlarını dışarıdan onay almak için değil, kendi iç pusulasına sadık kalmak için verir. Onun için en büyük referans noktası, sabah aynaya baktığında gördüğü kadının gözlerindeki huzurdur.
Sınır Çizmek: Öz saygının Omurgası
Kendisi olmayı önceliklendiren kadın, sınır çizmenin gücünü keşfetmiştir. Bilir ki, sınır koymak bir mesafe koyma eylemi değil, kendi ruhunu koruma biçimidir. Zamanını, enerjisini ve ruhunu tüketen durumlara, ilişkilere veya taleplere “Hayır” diyebilmek, aslında kendi varlığına ve özgünlüğüne “Evet” demektir. Bu duruş, kadını rüzgarda savrulan bir yaprak olmaktan çıkarıp, kendi toprağına sıkıca bağlanan köklü bir çınara dönüştürür.
Kusurların Kusursuz Uyumu
Modern dünya bize sürekli bir “mükemmellik” illüzyonu satmaya çalışırken, özgüvenli kadın bu oyunu bozar. O, maskeler takmak yerine hatalarıyla, kırılganlıklarıyla, geçmişiyle ve tüm kusurlarıyla barışıktır. Bilir ki insan, yanılgılarıyla ve o yanılgılardan çıkardığı derslerle büyür. Kusursuz görünmeye çalışmak bir esarettir; oysa kendi gerçeğini tüm çıplaklığıyla sahiplenmek saf bir özgürlüktür.
Kendi Hikayesinin Yazarı Olmak
Kendine güvenen kadınlar, mutluluğun ve başarının şablonlaşmış tanımlarını kabul etmezler; kendi tanımlarını kendileri yazarlar. Kendi inşa ettikleri hayatın içinde, kendi kurallarıyla var olurlar. Ve bu kadınlar sadece kendi hayatlarını dönüştürmekle kalmazlar; duruşlarıyla, arkalarından gelen diğer kadınlara ve genç kuşaklara da kendi hikayelerini yazma cesareti fısıldarlar.
Unutmayalım ki gerçek güç; başkalarına benzemeye çalışırken kaybolmak değil, tüm dayatmalara rağmen kendi benzersizliğinde kök salabilmektir. Çünkü dünya, sadece kendisi olma cesaretini gösteren kadınların omuzlarında yükselir.
Uzm. Psk. Dr. Emine Çiçek
Genel
Herkes Haklı, Herkes Masum, Kimse Sorumlu Değil
Herkes Haklı, Herkes Masum, Kimse Sorumlu Değil
Bu ülkede kimle konuşsanız haklıdır. Biraz dinlerseniz masumdur da. Biraz daha sabrederseniz sorumluluğun aslında başkasına ait olduğunu da öğrenirsiniz. Bu kadar haklı ve masum insanın yaşadığı bir yerde işlerin neden bu kadar ters gittiği ise hâlâ açıklanabilmiş değil. Belki de mesele tam olarak budur.
Haklılık, artık bir sonuç değil; bir ön kabuldür. İnsanlar ne yaşandığını değil, neden haklı olduklarını anlatır. Tartışmalar gerçeğe ulaşmak için değil, pozisyon korumak içindir. Haklıysan dinlemen gerekmez. Haklıysan şüphe etmen gerekmez. Haklıysan zaten suçsuzsundur.
Masumiyet de bu haklılığın doğal devamıdır. Kimse bilerek yapmamıştır, kimse isteyerek kırmamıştır, kimse farkında değildir. Her şey “niyetsizce” olmuştur. Hayat, nedense sürekli kimsenin sorumluluğunu almadan ilerleyen olaylarla doludur. Yanlışlar vardır ama irade yoktur. Sonuçlar ağırdır ama eller temizdir.
Sorumluluk ise bu anlatının dışında tutulur. Çünkü sorumluluk, hikâyeyi bozar. Sorumluluk, insanın kendine anlattığı masumiyet masalına çomak sokar. Yanlışın varlığını kabul etmek yetmez; o yanlışta kendi payını görmek gerekir. Bu da pek tercih edilmez.
O yüzden sorumluluk hep ertelenir. Şartlar uygun değildir. Zamanlama kötüdür. Önce başkaları başlamalıdır. Sorumluluk, herkesin kabul ettiği ama kimsenin üzerine almadığı ortak bir yüktür. Yerde durur, büyür, ağırlaşır. Sonra herkes bu ağırlıktan şikâyet eder.
İronik olan şudur:
Haklılık rahatlatır ama düzeltmez.
Masumiyet aklar ama iyileştirmez.
Sorumluluk ise can yakar ama dönüştürür.
Biz ilk ikisini seçip üçüncüsünden kaçtıkça, düzen tam da bu hâliyle kalır. Herkes haklı olduğu için kimse öğrenmez. Herkes masum olduğu için kimse yüzleşmez. Kimse sorumlu olmadığı için hiçbir şey değişmez.
Bu yüzden tartışmalar çoğalır ama ilerleme olmaz. Tepkiler büyür ama dönüşüm gelmez. Gürültü artar ama anlam derinleşmez. Herkes konuşur, kimse dinlemez. Çünkü dinlemek, ihtimal barındırır. O ihtimal de insanın kendisiyle ilgili rahatsız edici bir gerçeğe açılabilir.
Belki de artık soruyu başka türlü sormak gerekiyor.
“Haklı mıyım?” değil.
“Masum muyum?” da değil.
Belki de asıl soru şu olmalı:
Bu tabloda benim payım ne?
Çünkü sorumluluk, kimsenin üzerine almak istemediği bir yük değil. Herkesin sırtında zaten taşıdığı ama yere bırakmaya çalıştığı bir gerçektir. Yere bırakılan her sorumluluk, zamanla ortak bir ağırlığa dönüşür. Sonra o ağırlığın altında kalınca hep birlikte şikâyet ederiz.
Bu kadar haklı, bu kadar masum, bu kadar sorumsuz kalabalıkların kurduğu düzenler genelde şaşırtıcı olmaz.
Sadece yavaş yavaş ağırlaşır.
Ve en sonunda herkes şunu söyler:
“Bu hâle nasıl geldik?”
Cevap da genelde en rahatsız edici olanıdır:
Adım adım. Hep birlikte. Sorumluluğu üzerimize almadan..
Yazarlar
Entrika, kaos, siyaset, lisan, din ve ideolojik ayrılıklar…
Asırlardır bitmeyen bir çilenin içinden geçiyoruz. Entrika, kaos, siyaset, lisan, din ve ideolojik ayrılıklar…
Ne hazindir ki Türk milleti, tarih boyunca en büyük zaferlerini dış düşmanlara karşı kazanırken, en çetin mücadelesini kendi içinde vermektedir.
Nedendir bilinmez , konu Osmanlı Devleti olunca akıllara yalnızca Osmanlıca gelir. Altı asır boyunca üç kıtaya hükmetmiş, ilimde, sanatta, mimaride ve devlet yönetiminde dünyanın sayılı medeniyetlerinden biri olmuş bir cihan devletini yalnızca bir dil tartışmasına indirgemek, tarihe yapılabilecek en büyük haksızlıklardan biridir.
Diğer tarafta Mustafa Kemal Atatürk vardır. Bir milletin bağımsızlık mücadelesinin sembolü olmuş, işgal altındaki bir vatanı yeniden ayağa kaldırmış bir komutan…
Fakat ne yazık ki onun adı geçtiğinde de bazı zihinlerde tarih değil, sağ-sol tartışmaları canlanmaktadır. Zaferler, fedakârlıklar, şehitler ve verilen büyük mücadeleler bir kenara bırakılarak tarih, ideolojik kampların tartışma alanına dönüştürülmektedir.
Oysa tarih siyasi sloganların, sosyal medya tartışmalarının veya kulaktan dolma bilgilerin malzemesi değildir. Tarih, bir milletin ortak hafızasıdır. Ortak hafızasını kaybeden toplumlar ise geleceğini sağlam temeller üzerine inşa edemezler.
Bugün her kafadan bir ses çıkıyor. Kimi Osmanlı’yı sahiplenirken Cumhuriyet’i görmezden geliyor, kimi Cumhuriyet’i savunurken Osmanlı’yı yok sayıyor. Hâlbuki tarih tercih edilecek bir taraf değil, anlaşılması gereken bir bütündür. Çünkü Türkiye Cumhuriyeti gökten inmemiştir bin yıllık devlet geleneğinin, tecrübenin, mücadelenin ve birikimin neticesidir.
Orta Asya’dan Anadolu’ya, Selçuklu’dan beyliklere, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan süreç birbirinin alternatifi değil, devamıdır. Birini yüceltmek için diğerini küçültmek, tarih şuuru değil; tarih bilgisizliğidir.
Daha da düşündürücü olan, dinin ve tarihin zaman zaman şahsî menfaatlere alet edilmesidir. Müslüman bir toplumda insanları dinden uzaklaştıran şey çoğu zaman dinin kendisi değil, onu temsil ettiğini iddia eden bazı kişilerin tutarsızlıklarıdır. Sarık ve cübbe ilmin, ahlâkın ve faziletin garantisi olmadığı gibi , modern görünmek de tarihine yabancılaşmanın mazereti değildir.
Bir milletin büyüklüğü, geçmişiyle kavga etmesinde değil geçmişini doğru okuyabilmesinde saklıdır. Osmanlı’yı karalamak da, Cumhuriyet’i küçümsemek de aynı derecede yanlış bir yaklaşımdır. Çünkü her ikisi de bu milletin tarihidir. Fatih Sultan Mehmed de bu milletin evladıdır, Mustafa Kemal Atatürk de. Malazgirt de bizimdir, İstanbul’un Fethi de, Çanakkale de bizimdir, Millî Mücadele de.
Tarihi yok saymak, aslında kendini yok saymaktır. Osmanlıca duyduğunda “Anlamıyorum” diyerek küçümseyen bir kişinin, aynı zamanda “Ecdadım Osmanlı’dır” demesi büyük bir çelişkidir. Bir dil öğrenmek zorunda olmayabiliriz ancak onu küçümsemek, o dili konuşan asırlara sırt çevirmek anlamına gelir.
Hiç kimse bugüne kadar kurulmuş Türk devletlerinden herhangi birini yok sayamaz, görmezden gelemez veya karalayamaz. Çünkü tarih bir bütün hâlinde milletindir. Bir dönemi diğerine düşman göstermek, toplumsal ayrışmayı körüklemekten başka bir işe yaramaz. Bu tavır ilim değil peşin hükümdür.
Tarihçilik değil , tarafgirliktir.
Ne yazık ki bugün en büyük problemimiz, tarihi okumadan tarih hakkında hüküm vermektir. Belgelerden, kaynaklardan ve ilmî çalışmalardan uzak bir şekilde kulaktan dolma bilgilerle tarih inşa edilmeye çalışılmaktadır. Oysa tarih duygularla değil, hakikatlerle okunmalıdır.
Türk milleti, kitaplara sığmayacak kadar büyük zaferler yazmış bir millettir. Fakat bu büyüklüğün hakkını verebilmek için önce kendi geçmişimizle barışmak zorundayız. Osmanlı’yı da anlayacağız, Cumhuriyet’i de. Ecdadı da tanıyacağız, kurucu iradeyi de. Çünkü kökleri inkâr ederek gövdeyi ayakta tutmak mümkün değildir.
Milletleri güçlü kılan şey, geçmişleriyle kavga etmeleri değil , geçmişlerinden güç alarak geleceğe yürümeleridir. Türk milletinin gerçek büyüklüğü de burada saklıdır. Aynı tarihin farklı sayfalarını birbirine düşman etmeden okuyabilmekte, ortak bir hafızada buluşabilmekte…
Çünkü tarih ayrıştırmak için değil, birleştirmek için vardır.
Bugün Türk’ün en büyük savaşı, başka milletlerle değil , kendi tarihine karşı açılmış cehaletle verdiği savaştır.
Yolunuz gül renginde , gül kokusunda olsun her daim…
-
Özel Haber2 hafta önce“İzmir’in Unutulan Mahallesi: Basmane Sokaklarında Bir Gün”
-
Almanya2 hafta önceAnuga Köln 2025: Gıda Dünyasının Kalbi Almanya’da Attı
-
Yazarlar2 hafta önce
Sevgiyle Oyalamak: Duygusal Belirsizliğin Görünmeyen Yüzü
-
Özel Haber4 ay önceİzmir Basın Mensupları Hilton Garden Inn Izmir Bayraklı’nın İftar Yemeğinde Buluştu
-
Genel2 gün önceHerkes Haklı, Herkes Masum, Kimse Sorumlu Değil
-
Almanya2 hafta önce“Bir Bavul Bir Umut”: Gurbetçilerin Hikâyesi Kitap Oldu
-
Özel Haber2 hafta önceCeyhan’da Cerit Aşireti ve Güleç Ailesi’nin Hikâyesi
-
Yazarlar2 hafta önceKorundukça Yalnızlaşmak
