Bizi Takip Edin

Yazarlar

Entrika, kaos, siyaset, lisan, din ve ideolojik ayrılıklar…

yazar

Yayınlandı

Tarih

Asırlardır bitmeyen bir çilenin içinden geçiyoruz. Entrika, kaos, siyaset, lisan, din ve ideolojik ayrılıklar…

Ne hazindir ki Türk milleti, tarih boyunca en büyük zaferlerini dış düşmanlara karşı kazanırken, en çetin mücadelesini kendi içinde vermektedir.

Nedendir bilinmez , konu Osmanlı Devleti olunca akıllara yalnızca Osmanlıca gelir. Altı asır boyunca üç kıtaya hükmetmiş, ilimde, sanatta, mimaride ve devlet yönetiminde dünyanın sayılı medeniyetlerinden biri olmuş bir cihan devletini yalnızca bir dil tartışmasına indirgemek, tarihe yapılabilecek en büyük haksızlıklardan biridir.

Diğer tarafta Mustafa Kemal Atatürk vardır. Bir milletin bağımsızlık mücadelesinin sembolü olmuş, işgal altındaki bir vatanı yeniden ayağa kaldırmış bir komutan…

Reklam

Fakat ne yazık ki onun adı geçtiğinde de bazı zihinlerde tarih değil, sağ-sol tartışmaları canlanmaktadır. Zaferler, fedakârlıklar, şehitler ve verilen büyük mücadeleler bir kenara bırakılarak tarih, ideolojik kampların tartışma alanına dönüştürülmektedir.

Oysa tarih siyasi sloganların, sosyal medya tartışmalarının veya kulaktan dolma bilgilerin malzemesi değildir. Tarih, bir milletin ortak hafızasıdır. Ortak hafızasını kaybeden toplumlar ise geleceğini sağlam temeller üzerine inşa edemezler.

Bugün her kafadan bir ses çıkıyor. Kimi Osmanlı’yı sahiplenirken Cumhuriyet’i görmezden geliyor, kimi Cumhuriyet’i savunurken Osmanlı’yı yok sayıyor. Hâlbuki tarih tercih edilecek bir taraf değil, anlaşılması gereken bir bütündür. Çünkü Türkiye Cumhuriyeti gökten inmemiştir bin yıllık devlet geleneğinin, tecrübenin, mücadelenin ve birikimin neticesidir.

Orta Asya’dan Anadolu’ya, Selçuklu’dan beyliklere, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan süreç birbirinin alternatifi değil, devamıdır. Birini yüceltmek için diğerini küçültmek, tarih şuuru değil; tarih bilgisizliğidir.

Reklam

Daha da düşündürücü olan, dinin ve tarihin zaman zaman şahsî menfaatlere alet edilmesidir. Müslüman bir toplumda insanları dinden uzaklaştıran şey çoğu zaman dinin kendisi değil, onu temsil ettiğini iddia eden bazı kişilerin tutarsızlıklarıdır. Sarık ve cübbe ilmin, ahlâkın ve faziletin garantisi olmadığı gibi , modern görünmek de tarihine yabancılaşmanın mazereti değildir.

Bir milletin büyüklüğü, geçmişiyle kavga etmesinde değil geçmişini doğru okuyabilmesinde saklıdır. Osmanlı’yı karalamak da, Cumhuriyet’i küçümsemek de aynı derecede yanlış bir yaklaşımdır. Çünkü her ikisi de bu milletin tarihidir. Fatih Sultan Mehmed de bu milletin evladıdır, Mustafa Kemal Atatürk de. Malazgirt de bizimdir, İstanbul’un Fethi de, Çanakkale de bizimdir, Millî Mücadele de.

Tarihi yok saymak, aslında kendini yok saymaktır. Osmanlıca duyduğunda “Anlamıyorum” diyerek küçümseyen bir kişinin, aynı zamanda “Ecdadım Osmanlı’dır” demesi büyük bir çelişkidir. Bir dil öğrenmek zorunda olmayabiliriz ancak onu küçümsemek, o dili konuşan asırlara sırt çevirmek anlamına gelir.

Reklam

Hiç kimse bugüne kadar kurulmuş Türk devletlerinden herhangi birini yok sayamaz, görmezden gelemez veya karalayamaz. Çünkü tarih bir bütün hâlinde milletindir. Bir dönemi diğerine düşman göstermek, toplumsal ayrışmayı körüklemekten başka bir işe yaramaz. Bu tavır ilim değil peşin hükümdür.

Tarihçilik değil , tarafgirliktir.

Ne yazık ki bugün en büyük problemimiz, tarihi okumadan tarih hakkında hüküm vermektir. Belgelerden, kaynaklardan ve ilmî çalışmalardan uzak bir şekilde kulaktan dolma bilgilerle tarih inşa edilmeye çalışılmaktadır. Oysa tarih duygularla değil, hakikatlerle okunmalıdır.

Türk milleti, kitaplara sığmayacak kadar büyük zaferler yazmış bir millettir. Fakat bu büyüklüğün hakkını verebilmek için önce kendi geçmişimizle barışmak zorundayız. Osmanlı’yı da anlayacağız, Cumhuriyet’i de. Ecdadı da tanıyacağız, kurucu iradeyi de. Çünkü kökleri inkâr ederek gövdeyi ayakta tutmak mümkün değildir.

Reklam

Milletleri güçlü kılan şey, geçmişleriyle kavga etmeleri değil , geçmişlerinden güç alarak geleceğe yürümeleridir. Türk milletinin gerçek büyüklüğü de burada saklıdır. Aynı tarihin farklı sayfalarını birbirine düşman etmeden okuyabilmekte, ortak bir hafızada buluşabilmekte…

Çünkü tarih ayrıştırmak için değil, birleştirmek için vardır.

Bugün Türk’ün en büyük savaşı, başka milletlerle değil , kendi tarihine karşı açılmış cehaletle verdiği savaştır.

Yolunuz gül renginde , gül kokusunda olsun her daim…

Reklam
Okumaya Devam Et
Reklam
Yorum Yapın

Leave a Reply

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yazarlar

“Güven bana.”, “İnan ki.”, “İstersen yemin edebilirim.”

Yayınlandı

Tarih

Bu cümleler çoğu zaman hakikatin değil, onay bekleyen bir iddianın ön sözüdür. Çünkü doğruluk kendini ispat etmek için yüksek sesle konuşmaz. Güven de yeminle değil, zaman içinde sergilenen tutarlı davranışlarla inşa edilir.

Ne var ki bugün güven, en çok dile getirilen fakat en az hissedilen değerlerden biri hâline gelmiştir. Verilen her söz teminat ister olmuş, dostluklar bile yazılı bir senet arar noktaya gelmiştir. Aslında buna “son zamanların sorunu” demek de eksik kalır. Uzun yıllardır toplum olarak derin bir güven ve iletişim bunalımı yaşıyoruz. İyilik yapmaktan çekinen, iletişim kurmaya korkan, en samimi davranışın bile ardında bir menfaat arayan bir anlayış giderek yaygınlaşıyor.

Koronavirüs dönemini hatırlayalım. Görünmeyen bir virüs nedeniyle insanlar birbirinden uzak duruyor, hastalanmaktan korkuyordu. O salgının aşısı bulundu, tedavisi geliştirildi ve zamanla hayat normale döndü.

Peki ya asıl bulaşıcı hastalık olan güvensizlik? Onun ilacı nedir?

Bugün artık güvenin son demlerini yaşadığını söylemek bile iyimser kalabilir. Güven, toplumsal hayatın birçok alanında ciddi bir erozyona uğramıştır. Aynı çatı altında yaşayan aile bireyleri dahi birbirine kuşkuyla yaklaşırken, yılların dostluğu tek bir sözle sona erebilmekte, dostlukların düşmanlığa dönüşmesi ise yalnızca birkaç dakika sürebilmektedir.

Reklam

Herkesin kendine göre bir doğrusu olabilir; ancak hakikat tektir. Yalan ise binlerce kılığa bürünür. Bir girdap gibi önce güveni, ardından doğruları, sonunda da insan ilişkilerini yutar. Geriye ise kırılmış gönüller, parçalanmış dostluklar ve birbirine yabancılaşmış insanlar kalır.

Dün saadet zincirleri, bugün kontrolsüz yatırım vaatleri, kripto para dolandırıcılıkları, bazı banka, kuyumcu ve inşaat mağduriyetleri… Saymakla bitmeyen bu örneklerin ortak noktası, yalnızca maddi kayıplar değildir. Asıl kaybedilen, insanların birbirine duyduğu güvendir.

Geçmiş sorgulanıyor, bugün sorgulanıyor, geleceğe dair umutlar bile şüpheyle karşılanıyor. Güzel olanı takdir etmek yerine kusur aramak, samimiyeti anlamaya çalışmak yerine niyet okumak alışkanlık hâline geliyor. Öyle ki artık neredeyse her taşın altında bir art niyet aranıyor.

Öyle bir çağın içindeyiz ki menfaat yoksa selam bile eksik kalıyor. Oysa güven; imzayla değil, karakterle kazanılır. İnsan verdiği söz kadar değil, tuttuğu söz kadar değerlidir.

Peki, ne yapmalıyız?

Reklam

Kimseye akıl vermek gibi bir iddiam olamaz. Ancak güveni yeniden inşa etmek, bireysel olduğu kadar toplumsal bir sorumluluktur. Bu inşa büyük adımlarla değil, küçük fakat samimi davranışlarla başlar. İçten bir tebessüm, karşılıksız verilen bir selam ve hiçbir menfaat gözetmeden yapılan bir iyilik, toplumsal güvenin yeniden filizlenmesinin ilk adımlarıdır. Çünkü iyilik, insanlığın ortak dilidir.

Bozulan toplumsal yapıya “Boş ver.” demek yerine, “Ne yapabiliriz, nasıl düzeltebiliriz?” sorusunu sormak zorundayız. Güven kendiliğinden oluşan bir duygu değildir; emekle, sabırla, ahlakla ve tutarlılıkla inşa edilen bir değerdir. Bunun için önce sağlam bir karakter temeli atılmalı, önyargılar bir kenara bırakılmalı ve olaylara sükûnetle yaklaşılmalıdır.

Çevremizde ve sosyal medyada toplumu ayrıştıran, fayda üretmeyen, yalnızca öfkeyi ve kutuplaşmayı besleyen söylemleri çoğaltmak yerine; saygıyı, nezaketi, birlik ruhunu ve ortak iyiyi güçlendiren seslere destek vermeliyiz. Toplumu zedeleyen her fikri sırf “özgürlük” adına alkışlamak ya da görmezden gelmek yerine, hukuk ve ahlak zemininde mücadele etmek de bir vatandaşlık sorumluluğudur.

Unutulmamalıdır ki güven, bir toplumun görünmeyen harcıdır. Harcı bozulan bina nasıl ayakta kalamazsa, güveni yıpranmış toplumlar da uzun süre ayakta kalamaz. Güveni yeniden tesis etmek; sadece bugünü değil, çocuklarımıza bırakacağımız yarını da inşa etmektir. Belki de bugün birbirimize verebileceğimiz en büyük söz, “Güven bana.” demek değil; güvenilecek bir insan olmaya gayret etmektir.

Yolunuz gül renginde , gül kokusunda olsun her daim. 

Reklam

Okumaya Devam Et

Yazarlar

Korkunun İnşası

Yayınlandı

Tarih


İnsan bazen yaşadığı tehlikelerden değil, kendisine sürekli gösterilen tehlikelerden korkmaya başlar.
Korku, insanı hayatta tutan en eski duygulardan biridir. Tehlikeyi fark etmemizi sağlar. Önlem almamızı sağlar. Gerektiğinde kaçmamızı, gerektiğinde mücadele etmemizi sağlar. Bu yönüyle korku, düşmanımız değil; yaşamı koruyan doğal bir mekanizmadır.
Sorun, korkunun kendisi değildir. Sorun, korkunun yönüdür.
Çünkü insan zihni, her tehlikeyi aynı ölçüde değerlendirmez. Bazen en büyük tehlikeyi gözden kaçırırken, en görünür olana odaklanır. Bunun nedeni yalnızca yaşanan olaylar değildir; o olayların bize nasıl ve ne sıklıkla gösterildiğidir.
Bir toplumun korkuları çoğu zaman yaşanarak değil, tekrar edilerek büyür. Aynı görüntüler… Aynı başlıklar… Aynı hikâyeler… Aynı öfke… Aynı cümleler… Bir süre sonra zihnimiz, sürekli gördüğünü en büyük gerçek sanmaya başlar.
İnsan beyni ilginç bir şekilde çalışır. Sık karşılaştığı örnekleri, en yaygın örnekler gibi algılama eğilimindedir. Bu yüzden bazen istatistiklerden çok hikâyeler etkiler bizi. Bir olayın kaç kez yaşandığından çok, kaç kez karşımıza çıktığı belirler korkularımızı. İşte tam da bu nedenle, çağımızın en büyük güçlerinden biri bilgi üretmek değil, dikkat yönetmektir. Çünkü dikkatimizi yöneten, zamanla korkularımızı da yönlendirir.
Korku yalnızca bireysel bir duygu değildir. Toplumsal bir iklim de oluşturur. Hangi olayları konuştuğumuz… Hangilerini görmezden geldiğimiz… Hangi acılara ağladığımız… Hangilerine sessiz kaldığımız… Bütün bunlar, bir toplumun vicdan haritasını da şekillendirir.
Hiçbir toplum bütün acılara aynı anda odaklanamaz. Bu mümkündür de değildir. Fakat bir toplum, yalnızca belirli acıları görmeye başladığında başka acılar görünmez hâle gelir. İşte bu görünmezlik, zamanla adalet duygusunu da zedeler. Çünkü hakikat, tek bir pencereden bakıldığında eksik görünür.
Bir şehirde güvenlikten söz ediyorsak, bunu tek bir başlık altında konuşamayız. Çocukların güvenliği… Kadınların güvenliği… Yaşlıların güvenliği… Hayvanların güvenliği… Trafik güvenliği… Deprem güvenliği… Ekonomik güvenlik… Psikolojik güvenlik…Hepsi aynı bütünün parçalarıdır. Birini mutlaklaştırıp diğerlerini görünmez kıldığımızda, güvenliği değil; güvenlik algısını yönetmiş oluruz. Toplumların en büyük yanılgılarından biri de budur. Algıyı, gerçeğin yerine koymak.
Elbette her risk ciddiye alınmalıdır. Hiçbir insanın yaşadığı acı küçümsenemez. Hiçbir mağduriyet, “daha önemli sorunlar var” denilerek değersizleştirilemez. Fakat aynı şekilde hiçbir tekil sorun da, toplumun bütün gerçekliğini temsil ediyormuş gibi sunulmamalıdır. Çünkü korku, yönünü kaybettiğinde sağduyuyu da yanında götürür. Sağduyusunu kaybeden toplumlar ise çözüm üretmek yerine taraf üretmeye başlar. Artık insanlar aynı sorunun çözümünü konuşmaz. Birbirlerini konuşurlar. Karşı tarafın niyetini tartışırlar. Bir süre sonra gerçek sorun arka planda kalır; öfke ön plana çıkar. İşte kutuplaşma tam da böyle büyür.
Bazen bir olayın kendisi değil, o olay etrafında kurulan dil toplumu yorar. Çünkü dil yalnızca bilgi taşımaz. Duygu da taşır. Bir toplum her gün korkuyla konuşursa, zamanla korkuyla düşünmeye başlar.
Korkuyla düşünen insanlar ise daha hızlı yargılar, daha az dinler ve daha zor empati kurar. Belki de bu yüzden bugün kendimize başka bir soru sormamız gerekiyor:
Bizi gerçekten yaşadığımız olaylar mı yönlendiriyor? Yoksa sürekli maruz kaldığımız anlatılar mı?

Bu soru, yalnızca medya için değil, hepimiz için önemlidir. Çünkü her paylaşım, her başlık ve her tekrar; yalnızca bir bilgi dolaşıma sokmaz. Aynı zamanda bir duygu üretir. Bir korku üretir. Bir öfke üretir. Ya da bir umut üretir.
Toplumlar yalnızca kanunlarla şekillenmez. Anlattıkları hikâyelerle de şekillenir. Bu yüzden hangi hikâyeyi büyüttüğümüz kadar, hangi hikâyeyi görünmez bıraktığımız da geleceğimizi belirler.
Belki de gerçek sorumluluğumuz, insanlara ne düşüneceklerini söylemek değildir. Onlara, tek bir pencereden bakmanın hakikati eksiltebileceğini hatırlatmaktır. Çünkü korku, hakikatin yerine geçtiğinde yalnızca güven duygumuzu değil, muhakeme yeteneğimizi de sessizce elimizden alır.
Ve bir toplum, korkularını yönetemediğinde; çoğu zaman kararlarını da kendisi veremez hâle gelir.

Okumaya Devam Et

Yazarlar

Vitrin Güzel, Hayat Dağınık

Yayınlandı

Tarih

Biz gerçekten pratik zekâsı yüksek bir milletiz.

Sorunları çözmek gibi yorucu işlerle vakit kaybetmiyoruz; onları görünmez hâle getiriyoruz. Yoksulluk mu var? Önüne paravan çekeriz. Yol mu bozuk? Misafir gelince yaparız. Emekli geçinemiyor mu? Sabır tavsiye ederiz. Genç umutsuz mu? Ona biraz tarih, biraz hamaset, biraz da “şükret” karışımı veririz.

Böylece herkes kendi acısını unutmasa bile en azından onu konuşmamayı öğrenir.

Ankara’da uluslararası bir zirve yapıldı. Şehir hazırlandı, yollar düzenlendi, görüntüyü bozan ne varsa toparlandı. Elbette devlet misafir ağırlar, başkentini düzenler, güvenlik önlemi alır. Buna kimsenin itirazı yok.

Reklam

İtirazımız başka bir yere: Bu kadar imkân birkaç günlüğüne bulunabiliyorsa, neden yıllardır halkın gündelik hayatı için bulunamıyor?

Demek ki yol yapılabiliyormuş. Demek ki şehir düzenlenebiliyormuş. Demek ki görüntü istenince değişebiliyormuş.

Peki emeklinin sofrası neden değişmiyor? Yoksul mahallelerin kaderi neden değişmiyor?Barınaklara, sokaklara, okullara, hastanelere, kiralara gelince neden imkânlar birdenbire buharlaşıyor?

Ama meseleye böyle bakmak biraz tehlikeli. Çünkü düşünmeye başlarsak huzurumuz kaçar. Onun için bize daha kullanışlı gündemler gerekir.

Mesela sosyal medyada birbirimizi yiyebiliriz. Birimiz hayvanların yaşam hakkını savunuruz, öbürümüz bütün sokak hayvanlarını ülkenin baş meselesi ilan ederiz. Birimiz yoksulluğu konuşmak isteriz, diğeri hemen bambaşka bir tartışma açar. Birimiz adalet deriz, öbürümüz “Şimdi sırası mı?” diye sorar. Birimiz soru sormaya kalkarız, öbürümüz devreye girip “Vardır bir bildikleri” cümlesini kutsal mühür gibi basarız. Ne büyük kolaylık!

Reklam

Düşünmeye gerek yok. Sorgulamaya gerek yok. Gerçeğe bakmaya gerek yok.

Hazır şablon cevaplarımız var bizim hazır gündemlerimiz: “Devlet bilir.” “Dış güçler yapıyor.” “Memleketin başka derdi yok mu?” “Sen önce şunu konuş.” “Bunlar hep algı.”……….

Aslında en büyük algı, algı kelimesinin kendisi oldu. Ne zaman gerçek bir sorun konuşulsa, hemen üstüne bu kelime örtülüyor. Yoksulluk algı. Geçim sıkıntısı algı. Hayvanların meçhul akıbeti algı. Aydınların susturulması algı. Gençlerin umutsuzluğu algı.Emeklinin pazarda fileyi dolduramaması da muhtemelen optik bir yanılsama.

Zaten bu ülkede bazı şeyler ancak bizim kapımıza dayanınca gerçek oluyor. Kendi babamız geçinemeyince ekonomi bozuluyor. Kendi çocuğumuz iş bulamayınca liyakat sorunu başlıyor. Kendi mahallemizin önü kapatılınca yoksulluk görünür oluyor. Kendi sevdiğimiz hayvan kaybolunca barınaklar aklımıza geliyor. Kendi fikrimiz değersiz görülünce özgürlük kıymetleniyor.

O zamana kadar her şey gayet normal.

Reklam

Bir yanda ihtişamlı yapılar, ışıklı salonlar, protokol düzeni ve büyük cümleler var. Diğer yanda pazarın son saatini bekleyen emekliler, ay sonunu hesaplayan aileler, ne olacağı bilinmeyen sokak hayvanları, konuştuğu için bedel ödeyen insanlar ve her gün biraz daha yorulan bir toplum var.

Fakat biz yine de rahatız. Çünkü görüntü fena değil.

Yollar yapılmış. Paravanlar kurulmuş. Sokaklar temizlenmiş. Törenler tamamlanmış.Kameralar doğru açıya yerleştirilmiş. Geriye sadece halkın gerçek hayatı kalmış. O da zaten kadraja girmese daha iyi.

Bir ülkenin ayıbı yoksul insanlarının olması değildir. Asıl ayıp, yoksulluğu azaltmak yerine yoksulun görünmesini engellemektir. Bir toplumun sorunu hayvanların sokakta olması değildir; yaşam hakkını öfke malzemesine çevirmesidir. Bir devletin itibarı büyük binalarla değil, küçük insanların onuruyla ölçülür. Ama biz galiba itibarı biraz yanlış anladık.

Bize göre itibar, dışarıdan bakınca güzel görünmek. İçeride ne yaşandığı çok da önemli değil. Yeter ki misafirler geçerken düzen bozulmasın. Yeter ki kameralar ön cepheyi çeksin. Yeter ki sosyal medya kendi kavgasına devam etsin. Yeter ki kimse asıl soruyu sormasın:

Reklam

Bu ülkede neden görüntü halktan daha kıymetli? İşte bütün mesele bu.

Biz yoksulluğu değil, yoksulluğun fotoğrafını düzeltiyoruz.

Vicdanı değil, vitrini parlatıyoruz.

Hayatı değil, dekoru yeniliyoruz.

Sonra da büyük bir ciddiyetle kendimizi tebrik ediyoruz:

Reklam

Her şey yolunda. Saraylar ışıl ışıl. Paravanlar sağlam. Halk meşgul. Sosyal medya öfkeli.Vicdan geçici olarak sessizde. Yani anlayacağınız, memleket yönetilmiyor; kusursuz bir sahne düzeni kuruluyor.

Dekorun arkasında ne olduğunu soranlara da her zamanki cevabı veriyoruz:

“Şimdi sırası mı?”

Okumaya Devam Et

Trenler

Avrupa Medya Grup© 2026. Her hakkı saklıdır.