Yazarlar
İNSANLIĞIN KADİM BİLGİLERİ NEREDE?
Nil Yüzbaşıoğlu Yazdı: İnsanlığın Kadim Bilgileri Nerede ?
21. yüzyıl insanlığı, sürekli bir tarif ile yaşıyor. Kişisel gelişimin, bilinçli bir adlandırma ile hayatımıza girişi hayat pratiğimizin her düzlemine yayıldı. Artık hepimiz uzman görüşleriyle yaşıyoruz ve onların ağzından çıkanları birebir uygulamaya çalışıyoruz.
Olumlu yanından bakarsak, uzman görüşleriyle yaşamak ve geçmiş nesillerin yanlışlarından sıyrılmak çok doğru bir hamle. Bununla birlikte, teori ve uygulamadaki tezatlar, mevzuyu dolaşık hale getiriyor. Sosyal medyanın zihinlerimizde kapladığı o büyük yerin getirdiği avantajla, söz konusu bilgiler hayatımıza adeta yağdı. Ancak biz bu yağmurun altındaki bilgileri sınıflayıp, değerlendirip, hayatımızın derinine oturtmak konusunda yetersiz kalıyoruz; her şey yüzeyde kalıyor. Mesela, o çok meşhur ‘travmalarını yen’ ya da ‘hayallerini gerçekleştir’ gibi söylemler, ne kadar insan olmanın özü de olsa, yüzeysel kaldığından yarardan ziyade zarar getiriyor. Tam da bu noktada, çok önemli bir soru çıkıyor karşımıza: Bu bilgileri nasıl doğru süzebiliriz?. Sonuçta herkes mutlu olmak, hayallerini gerçekleştirmek ve travmalarından özgürleşmek ister. Peki, bunu yapabilmek için hap bilgiler yeterli mi, yüzeyseli alıp hiç düşünmeden içselleştirmek mümkün mü? Tabii ki değil. O zaman yapılacak iki şey var: Ya gidip bir uzmandan yüzyüze yardım alacaksınız, ya da insanlığın kadim bilgilerini başka yerde arayacaksınız: Sanat. Aslında ilkini yapsanız da, ikincisi hayat pratiğinizde hep yer bulmalı.
21. yüzyılın en güzel yanlarından biri bilimin, ilmin, dinin ve sanatın ortak bir bilgi nokta birleşmesi, sadece söylem ve yöntemlerinin farklı olmasıdır. Eskiden birbirine çok zıt gibi görünen disiplinler bugün, ortak yollar bularak insanlığa fayda sağlamaktadır. İnsanlığın gelişme evrelerinde en kıymetlisi belki de bu. Tabii, bu bize sadece tek bir alan üzerinde kalma hakkını vermez; her alandan faydalanmak zihni genişletir. Ancak tüm alanların içinde, ‘alımlama bakımından’ insanın duyguları harekete geçiren ve onu düşünceyle bütünleştiren tek alan sanattır.
Bildiğimiz, bize anlatılan tarihe göre, insanın sanatla düşünmesi ve duygularını boşaltma ihtiyacı her şeyden eski. Bir “Homo Ludens” olan insanın, duygularını boşaltma ve başka biri olma ihtiyacı her ne kadar inanç sistemleriyle alakalı da olsa, ben bu yazıda insanlığın sanat aracılığıyla ne anlatmaya çalıştığını ve kişisel gelişim söz konusu olduğunda sanatın bunu nasıl yaptığını anlatacağım.
İnsanın doğuştan getirdiği ve evrimde adaptasyonun bir parçası olan sanat, insan var olduğundan beri ona bir şeyler anlatmaya çalışıyor. Bir din alimi gibi, kötülükten sakın diyor; bir tarihçi gibi, geçmişini hatırlatıyor; bir psikiyatrist gibi, hayatını düzenliyor; bir bilim adamı gibi, hayatın matematiğini anlatıyor. Kısacası, her şeyi alıp, süzüp, ‘en doğru haliyle’ yeniden yaratarak insana bir hazine sunuyor. Sanat sadece göze, kulağa hitap eden estetik bir eylem değildir. Sanat sadece duyguların arınması değildir. Sanat toplumdan ve bireyden uzak değildir. Sanat insanın tam olarak özüdür; görmezden gelebildiği, ulaşmakta zorlandığı, bazen derin dehlizlerinde kaybolduğu özü. İnsan kendinin ve dünya yaşamının en güzel tarifini orada bulur. Çünkü, duygu arınması, düşünceyle birleşir ve orada almak isteyen için nice ‘kişisel gelişim’ hazinesi vardır.
İnsan doğası gereği, nefsine hakim olamayan bir varlıktır. Bu hakimiyetsizlik durumuyla sürekli doğruyu arar durur, kaybolur, acı çeker, büyük yıkımlar yaşar. Sanat ise, sürekli insana bir yol gösterir, ona hayatı anlatır. Mesela, okumayı söktüğü andan itibaren, çok kitap okuyan bir çocuğun kitap okumayan yaşıtlarına göre çok daha olgun olduğu görülür. Eğer çok ciddi bir etki yoksa, o çocuk ileriki yaşlarında kötü çevrelere girmez, yanlış arkadaşlıkların kurbanı olmaz ve çoğunluka hayatında bilinçli seçimler yapar. Bunları her zaman bilinçli yapmayabilir, ancak okuduğu kitaplar zihnine ve bilinçaltına öyle bir işlemiştir ki, o çocuk birey olma ve toplumda yer etme yolculuğunda pek çok insandan daha başarılı olur. Kitaplar ona hem hayatı öğretmiş hem de onu hayatın yüzeyselliğinden sıyırmıştır. Evet, tam olarak yüzeyselliğinden sıyırmıştır. Çünkü, hiçbir nitelikli eser, yüzeysel değil,derindir. Onu ortaya koyan sanatçının kişisel görüşlerini değil, hayatın özünden kurgulanmış bir nesnel gerçekliği içerir. Sanatçı o gerçekliği öyle bir süzer ki, adeta insana uzaydan bakar. Yani, insanın tüm pisliğini çıplak bir gözle görür ve onu kendi estetiğine göre aktarır. Bir kitap okuduğunuzda, aslında toplumun çok ötesinde ama ahlaki ve etik anlamda en doğru tespitleri görürsünüz.
Sanat, bin yıllardır insana sürekli seslendi, kimine sesini duyurdu, kimine duyuramadı. Kötülüğün, hırsın, kinin, aç gözlülüğün, kul hakkına girmenin, kısacası insanda olan her olumsuz özelliğin onu nasıl bu hayatın dışına iteceğini çok net bir anlattığı gibi; iyiliklerin de nasıl ödüllendirildiğini anlattı. Ancak bunu dolaylı yoldan anlattığı için, çoğu insan sadece hikayeye bakıp geçti. Öğretiler zayıf kaldı. Yine de, sanatın içinde (gerçek ve nitelikli bi biçimde) olan herkes, olmayanlara göre daha doğru seçimler yapmış insanlar olabilirler. Hayatın matematiğini, hayatın içinde savrulmadan ya da az savrularak öğrenmişlerdir çünkü. Pek çok insanın hayal ürünü diye küçümsediği karakterlerin akıbetinden ders almışlardır.
Sanatçıya nasıl bu kadar güvenebiliriz? Güvenebiliriz, eğer gerçek bir sanatçıysa. 21. Yüzyılın en büyük sorunlarından biri sadece kavram karmaşası değil nitelik karmaşası. Kimin işini iyi yaptığı meselesinin anlaşılması farklı parametrelere bağlı olmakla birlikte, çoğu zaman hiçbir parametre iyiyle kötüyü birbirinden ayırmak için yeterli olmuyor. Bunda medyanın da payı büyük, bize sanatçı olarak sunulan insanları gördükçe üzülmemek elde değil. Böyle bir karmaşa ortamında, gerçek sanatçılar da değersizleşiyor elbet. Gerçek olanı bulmak için çaba sarfetmek gerekiyor, her şeyde olduğu gibi. Gerçeği bulduğunuzda ise işiniz çok kolay, kendinizi o esere bırakmak. Çünkü o eser, bir üst akıldan süzülüp size sunuldu. Sizin göremediğinizi, farkedemediğinizi, anlamlandırmadığınızı, hissedip tanımlayamadığınızı size bambaşka bir çerçeveden sundu. İşte sanat! Sanatın bir başkasının hayal gücü olduğu tezini çürütür.
Sanatın öğretme yönü bu yazıda ön plana çıktı. Yine de duygulanım yönünden bahsetmek lazım. Çünkü iyileştirici gücü oradan da geliyor. Bir eser, sizde mutlaka birden fazla duyguyu ortaya çıkaraktır: Acı,çaresizlik, kırgınlık, kin, hırs, intikam, aşk acısı, pişmanlık, öfke, özgüvensizlik, özdeğersizlik, kararsızlık, sıkışmışlık. Siz o eserle muhatap olduğunuz süre boyunca o eser, sizin duygularınızı ortaya çıkararak onlardan arınmanızı sağladığı gibi, size bu duygularlabaşa çıkma yöntemini de gösterecektir. Hem de estetik algınıza hitap ederek. İşte muhteşem bir iyileşme! Ortaya konanın zorlayıcı durumun çözümü ve eserin sonunda cesaret ve umut doldu bir siz. Fart etmeseniz bile bi süre sonra ruhunuzda o titreşim yayılacaktır. Sanat eseri, sizi bulunduğunuz karanlıktan çekip çıkarır. Ona sadık kalır, devamını getirirseniz tabii.
İnsanlığın kadim bilgileri, elimizin altında dururken ondan neden yararlanmayalım? Sadece günümüzde üretilen eserler değil, yüz ya da binlerce yıllar önce yazılan eserlerden de öğreneceğimiz çok şey var. İnsanlık her zaman düşündü ve her zaman hayatın ve insan olmanın zorlukları içinden çıkmaya çalıştı. Her zaman söylenmesi gereken sözler vardı, insanlara anlatılması gereken şeyler vardı. Sanat bunu bazen çok sert söylemlerle yaptı, bazen çok muğlaktı, bazen çok kucaklayıcı, bazen ötekileştiriciydi; ancak hep yol gösterdi. Psikolojimiz, toplum içindeki yerimiz, bir birey olarak hayata ve kendimize kattığımız değerler, aile hayatımız, karanlık yönlerimiz, tutkularımız, tanımlayamadığımız duygularımız, aşklarımız, çaresizliklerimiz, boğulmalarımız, mutluluklarımız, heveslerimiz,umutlarımız hep ona emanetti.
Dr. Nil Yüzbaşıoğlu.
i-)) Uzman olmayanların yarattığı karmaşa bu yazının konusu değil; ancak kişisel gelişimin azımsanmayacak bir boyutunu, uzman olmayan kişilerin yanlış yönlendirmeleri oluşturuyor. İnsanların çoğu bu ağa düştüklerinde, hayatlarının düzelmesi için umut ettikleri her şey bir duvara çarpıyor ve çağın getirdiği boşluk duygusu içinde daha derinlere çekilyorlar.
ii-)) Bu cümle kendi içinde sosyolojik bir değerlendirme içerir. Bununla birlikte, dünyada adeta bir anda ortaya çıkan bu rüzgarın planlı ya da belirli bir amaç içerip içermediği gibi komplo teorileri bu yazının dışında kalacaktır.
iii-)) Doğrudan Alımlama Estetiği’nden bahsetmiyorum. Amacım ortaya çıkaranla, ortaya çıkanı talep edeni ayırmaktır. Yoksa bir bilgiyi üreten, yorumlayan herkesin duygu ve düşüncesi aynı anda yol alır.
iv-)) Kişisel gelişim sanatı asla tanımlamayacak yüzeysel bir kavramdır, ancak ben bu yazının daha iyi anlaşılması adına bunu tercih ettim.
Böyle bir düşüncenin var olması bile baştan ayağı budalacadır, ancak bununla başa çıkmak zorunda kalıyoruz her seferinde.
Yazarlar
Dikkat Ekonomisi: Zihnimizi Kim Yönetiyor?
“Modern çağın en değerli kaynağı petrol değil, insanın dikkatidir.”
Bir zamanlar dünyanın en güçlü şirketleri petrolü kontrol ediyordu. Bugün ise dünyanın en güçlü şirketleri dikkatimizi kontrol ediyor. Çünkü çağımızın en değerli sermayesi para değil; insanın birkaç saniyelik dikkatidir.
Eskiden insanlar gazeteyi açar, okumak istedikleri haberi seçerdi. Televizyonu açar, izlemek istediği programı beklerdi. Kitabı eline alır, sayfalarını kendi iradesiyle çevirirdi.
Bugün ise çoğu zaman seçen biz değiliz. Bizim yerimize seçen algoritmalar var. Hangi haberi göreceğimizi… Hangi videoda daha uzun kalacağımızı… Hangi öfkeye ortak olacağımızı… Hangi korkuyu hissedeceğimizi… Ve hatta hangi düşüncelerin zihnimize daha sık uğrayacağını bile büyük ölçüde dijital sistemler belirliyor.
Elbette hiçbir algoritma düşüncelerimizi doğrudan yazmaz. Fakat düşüncelerimizin beslendiği ortamı şekillendirir. İnsan zihni boşlukta düşünmez; maruz kaldığı içerikler, tekrar eden mesajlar ve sürekli karşılaştığı duygusal uyaranlar zamanla onun gerçeklik algısını biçimlendirir.
İnsan psikolojisinin en temel özelliklerinden biri şudur: Dikkatimizi verdiğimiz şey, zamanla zihnimizin gerçeğine dönüşür.
Sürekli felaket haberleri izleyen biri, dünyanın yalnızca tehlikelerden ibaret olduğuna inanmaya başlayabilir. Sürekli kusursuz hayatlar gören biri, kendi yaşamını eksik hissedebilir. Sürekli öfke üreten içeriklerle karşılaşan biri, farkında olmadan daha tahammülsüz bir insana dönüşebilir.
Çünkü dikkat yalnızca görmek değildir. Dikkat, zihnin inşa ettiği dünyanın temel malzemesidir.
İşte bu nedenle modern ekonominin adı artık yalnızca tüketim ekonomisi değildir. Dikkat ekonomisidir.
Bu ekonomide satılan ürün biz değiliz. Bizim dikkatimizi satın alan sistemlerdir.
Bir sosyal medya platformunu ücretsiz kullandığımızı düşünürüz. Gerçekte ödediğimiz bedel para değildir. Ödediğimiz bedel zamandır. Daha doğrusu, hayatımızın geri gelmeyecek dakikalarıdır.
Her bildirim küçük bir çağrıdır. Her kaydırma hareketi yeni bir ihtimal vaat eder. Belki biraz sonra daha ilginç bir video… Belki daha çarpıcı bir haber… Belki daha fazla beğeni… Belki bizi mutlu edecek yeni bir içerik… Ve tam da bu “belki”, insan beyninin ödül sistemini harekete geçirir. Belirsiz ödüller, kesin ödüllerden daha güçlü bir beklenti yaratır. Bu yüzden insanlar bazen saatlerce ekran başında kalır; aradıkları şey belirli bir bilgi değil, bir sonraki küçük uyarandır.
Dikkat ekonomisinin en güçlü silahı da budur: İnsanın merakını hiç doyurmadan sürekli beslemek. Fakat burada gözden kaçırdığımız önemli bir gerçek var. Her “evet”, aynı zamanda başka bir şeye söylenmiş “hayır”dır.
Telefon ekranına ayırdığımız her saat, çocuğumuzla konuşmadığımız bir saattir. Bitmeyen içerik akışına verdiğimiz her dakika, okuyamadığımız bir kitabın sayfasıdır. Sürekli bölünen dikkatin bedeli yalnızca zaman kaybı değildir. Derin düşünme yeteneğinin zayıflamasıdır.
Oysa insan zihni, anlamı hızda değil; derinlikte üretir. Bir fikrin olgunlaşması zaman ister. Bir duygunun anlaşılması sessizlik ister.Bir ilişkinin güçlenmesi kesintisiz ilgi ister.
Sürekli bölünen dikkat ise bunların hiçbirine izin vermez.
Bugün birçok insan aynı anda üç farklı ekranla meşgul olabiliyor. Ancak aynı insan, on dakika boyunca tek bir düşünce üzerinde kalmakta zorlanıyor. Bu durum yalnızca bireysel bir alışkanlık değildir. Toplumsal sonuçları da vardır.
Çünkü dikkatini uzun süre bir konuya veremeyen toplumlar, karmaşık sorunları da sağlıklı biçimde tartışamaz.
Derin analizlerin yerini sloganlar alır. Muhakemenin yerini tepkiler alır. Gerçeklerin yerini, en çok paylaşılan içerikler alır. Böylece düşünce, hızın gerisinde kalır. Belki de çağımızın en büyük krizi bilgi eksikliği değildir. Anlam eksikliğidir.
Çünkü bilgi çoğaldıkça bilgelik aynı oranda artmadı. Veri büyüdü. Depolama kapasitesi büyüdü.
İşlem hızı arttı. Fakat insanın kendisiyle kurduğu ilişki derinleşmedi.
Bugün birçok kişi gün boyunca yüzlerce bilgiye maruz kalıyor. Ama gece yatağa başını koyduğunda tek bir soruyla baş başa kalıyor: “Bütün bunlar bana ne kattı?”
Belki de asıl mesele teknoloji değildir. Teknoloji, insan aklının büyük başarılarından biridir. Sorun, teknolojinin dikkatimizi yönetmesine izin verdiğimiz noktada başlıyor. Çünkü dikkat yalnızca zihinsel bir süreç değildir. Dikkat, hayatın yönünü belirleyen pusuladır. Neye dikkat ediyorsanız, zamanınızı oraya verirsiniz. Zamanınızı nereye veriyorsanız, hayatınızı da oraya verirsiniz. Ve hayatınızı nereye verdiyseniz, sonunda kim olduğunuzu da o belirler.
Bu nedenle modern insanın en önemli mücadelesi zamana karşı değildir. Dikkatine sahip çıkabilme mücadelesidir. Çünkü geleceğin en özgür insanları, en fazla bilgiye sahip olanlar değil; dikkatini koruyabilenler olacaktır.
Neye dikkat ediyorsanız, zamanınızı oraya verirsiniz. Zamanınızı nereye veriyorsanız, hayatınızı da oraya verirsiniz.”
Yazarlar
KIYAS ÇAĞINDA “KENDİN’ OLABİLMEK
Taner İşeri Yazdı: KIYAS ÇAĞINDA “KENDİN’ OLABİLMEK
Her sene Haziran ayının gelmesiyle birlikte sınav maratonu ve buna bağlı telaşlar baş gösterir. Sonuçlar, tercihler derken dereceye girenler belli olur. Türkiye şartlarında eşit imkânlarla hazırlanmadığı hâlde aynı sınavlara “eğitimde fırsat eşitliği” adı altında giren çocuklardan bazıları büyük başarılar elde eder. Ardından gerek ulusal basında gerekse sosyal medyada şu tarz haberlere rastlarız: “Filanca köyde çobanlık yapan Mustafa 500 tam puan aldı.”, “Düzenli çalıştı ve başardı.”, “Çevresiyle iletişimini koparıp sadece derslerine odaklandı ve kazandı.”
Toplum olarak biz “en”leri yazar, “en”leri konuşuruz; çünkü prim yapan, ilgi gören budur. Oysa aynı coğrafyada, benzer koşullarda aynı emeği verip sadece üç yanlış yaptığı için “en” olamayan bir çocuk ya da genç, sistem tarafından görmezden gelinir. Sistem adeta şöyle der: “O genç de bu denli çok çalışsaydı, o da 500 puan alıp birinci olurdu.” Maalesef durum tam da tarif ettiğim bu acımasız noktada.
Bu “en” olma hâli, sosyal medyanın da yoğun pompalamasıyla iyice başa bela bir duruma dönüştü: En komik, en başarılı, en çok izlenen, en güzel, en çok takipçisi olan… Etrafımızı tam anlamıyla bir “en olma” furyası, hatta fırtınası sarmış durumda. Eskiden, yani benim çocukluğumda en fazla komşunun çocuğuyla kıyaslanırken, bugün artık tüm Türkiye ile kıyaslanır hâle getirildik. Çocukluğumuzda bizden çalışkan, iyi, namuslu ve dürüst olmamız istenirdi; fakat bunlar nicel olarak ölçülebilir değerler olmadığı için bizden “en iyisi” olmamız beklenmezdi. Bizler, kendi potansiyelimiz doğrultusunda ve ruh sağlığımızı koruyarak kendimizin en iyi versiyonu olmaya çabalardık. Gönül elbette en iyisini ister, bu insan doğasının bir parçasıdır; lakin bu çaba başkalarının takdirini kazanmak için değil, kişinin kendi öz saygısına yaptığı bir yatırım olmalıdır.
Ne var ki bu durum, artık içinden çıkılmaz nevrotik bir hâl almaya başladı. Birey, sırf kendisi için çabalamayı bıraktı; aile içinde “en iyi çocuk”, iş yerinde “en başarılı çalışan”, sanat dünyasında “en güvenilir ünlü” olma yarışına girdi. Her şey, bir başkasının —daha doğrusu başkalarının— onayına ve beğenisine mazhar olma çabasından ibaret hâle geldi.
Oysa hayat, başkalarının kurduğu podyumlarda sergilenen bir yarış değil; kişinin kendi içsel yolculuğudur. Kendimizi başkalarının “en”leriyle ölçmeye devam ettiğimiz sürece, görünürde zirveye çıksak bile ruhumuzda derin bir yetersizlik hissiyle baş başa kalacağız. Belki de yeniden hatırlamamız gereken tek şey; alkışlanan bir “en” olmak değil, kendi sınırlarımız içinde “kendimiz” kalabilmenin ve öz saygımızı koruyabilmenin en büyük başarı olduğudur.
Yazarlar
İÇİMİN EN SEN HALİ
İçimde hep sen varsın; bu yüzden içinde sen olmayan hiçbir şeyi sevemiyorum. Ev mesela… Ancak içinde sen varsan bir anlam ifade ediyor benim için. Sen yoksan ev de yatak da yürek de bomboş, anlamsız kalıyor. Sürekli senin ruhunda bir yerde olmak istiyorum; çünkü benim içim tamamen sensin.
Aslında aklımdan, gönlümden geçenleri anlatmak için başlamıştım bu satırlara ama fark ettim ki içimden sadece sen geçiyormuşsun. “Keşke içimden geçerken orada öylece kalsan,” diyorum bazen. Sonra senin içinde, benim içimdeki sen kadar büyük bir “ben” olmadığı gerçeğiyle yüzleşiyor, bunun imkânsızlığını anlıyorum.
Bir şarkı, “İçinden geçeni söyle, kalırsa yazık olur,” diyordu. Ben de içimde hiçbir şey kalmasın istedim; sen hariç… İçimde saklamak istediğim tek şey sensin ama sen sadece oradasın, derinlerimde. Ne olurdu sanki dışımda da olsaydın, geçmişte olduğu gibi çepeçevre sarsaydın beni? Bizi var ettiğimiz o güzel zamanlara dönebilseydik… Biliyorum; ne sen artık o “biz”e dönebilirsin ne de ben artık olamayacak bir masalın içinde var olabilirim.
Ne güzel demiş Ahmed Arif: “Yokluğun, cehennemin öbür adıdır.” Yokluğunun yarattığı bu cehennemde bana iyi gelen yegâne şey, içimde yaşattığım o kocaman sen. Ama çok korkuyorum; bir gün o da gidecek, bu yangın da sönecek diye. “İnsanoğlu her şeye alışır,” diyorlar. Belki doğrudur… Lakin bunu söyleyenler, böylesi bir sevdanın yoksunluğunu hiç yaşamamış olmalılar ki uzaktan ve böylesine üst perdeden ahkâm kesebiliyorlar.
Oysa bilmedikleri bir şey var: İnsan her şeye alışmaz, sadece yokluğun açtığı o derin uçurumun kenarında yaşamayı öğrenir. Varsın dünya alışmaktan bahsetsin, varsın zaman geçsin… İçimdeki sen, bu cehennemin ortasındaki tek cennetim olarak kalacak. Çünkü seni içimden uğurlamak, kendimi tamamen yok etmek demektir; ben seni sakladıkça varım.
-
Genel1 ay önceHerkes Haklı, Herkes Masum, Kimse Sorumlu Değil
-
Video1 ay önceKöln’de Hayat Durdu! 🎭 Karnaval Coşkusu | Kölle Alaaf!
-
Video1 ay önceViyana’da Büyüleyici Gece | Karlskirche’de Vivaldi Dört Mevsim Konseri
-
Özel Haber1 ay önce“İzmir’in Unutulan Mahallesi: Basmane Sokaklarında Bir Gün”
-
Yazarlar1 ay önceKENDİ GERÇEĞİNE KÖK SALMAK: DİJİTAL ÇAĞDA “KENDİ OLMA” DEVRİMİ
-
Video1 ay önceKöln’de Tatlı Sektörünün Kalbi Attı | ISM
-
Özel Haber5 ay önceİzmir Basın Mensupları Hilton Garden Inn Izmir Bayraklı’nın İftar Yemeğinde Buluştu
-
Yazarlar6 ay önce
Ben bir zeytinim
