Yazarlar
SANAT VE EVRİM TEORİSİ: NEDEN SANATA İHTİYAÇ DUYUYORUZ?
Dr.Nil Yüzbaşıoğlu Yazdı: Neden Sanata İhtiyaç Duyuyoruz ?
Bilişsel seviyesi gelişmeye başlayan insanlar, neden mağaralara ya da çeşitli objeler üstüne çizim
yaptılar? Neden çeşitli amaçlara hizmet eden ritüellerinde tartımlı hareketleri, maskeyi ve makyajı
kullandılar? Duygularını anlatmak için ritimli sözleri neden seçtiler? Mitosların günümüz insanına
ulaşmasını sağlayacak kadar önemli olması neden? Çünkü anlatmak istediler ve bunu ilk başlarda
tamamen içgüdüsel yaptılar; bundan yetmiş bin yıl önce estetik veya “homo ludens” kavramları yoktu;
veya sanata dair bilinçli bir yaklaşım yetisi gelişmemişti.
Sanatın, “katharsis” olduğu hepimizce malum. Onu icra eden de, talep eden de aynı “arınma”
(tam karşılığı olmasa da) duygusunu yaşıyor. Bu konuda bütün teorisyenler, sanatçılar ve sanat
severler hemfikir. O zaman gelelim, sanata duyduğumuz ihtiyacın kökenine. Zira ben bu yazıda, sanatı
gereksiz bir uğraş olarak görenlerin, ‘Başkasının hayatından bana ne!’ gibi sığ bir düşüncenin ardına
sığınanların tavrını çürütmek niyetindeyim. Daha doğrusu, yüzyıllar önce çürütülmüş olanı,
hatırlatmak derdindeyim.
İnsanlığın geçmişinde boş bir çaba yoktur.(kötülük barındıranlar hariç kanısındayım.) Homo
Sapiens’den bu yana hayatta kalma ve neslini devam ettirme iç güdüsü, insanlığın bütün çabalarını
şekillendirdi. Hayatta kalan ve şimdi doğal olarak bizim atalarımız olan kişiler, tüm bu çabaların ve
evrime dayanan üretimlerin içinde sanatı da bize miras bıraktılar. Neslini devam ettirme içgüdüsüyle,
sanattan yararlanma arasında hiç bir fark yok. Sadece sanatın icrası ve talebi yüzyıllardan beri bilinçli
bir noktaya geldi. Sanıyorum bu bilinçlilik hali, sanatın birilerince gereksiz bir eylem olarak
görülmesine yol açtı. Mesela, bundan yüz yıl önce bir halk şairinin dizelerinin güzelliğini ve insanda
uyandırdığı duyguyu kimse sorgulamazdı, gereksiz olarak görmezdi.(Tabii, bu çok yüzeysel bir tespit,
burada pek çok sosyolojik parametre var.)Kimse ‘kaç veya donakal’ tepkisini ya da saldırganlığı bu
manada sorgulamaz, ancak sanatın getirdiği arınma sorgulanır. Unutmadan, Sosyal Bilimler de, bazen
sanatla aynı kaderi yaşıyor. O da bir başka yazının konusu olabilir.
Evrim sürecinde insanlık, iki türlü seçilimle bizim atalarımız oldular: Biri doğal seçilim, biri de
cinsel seçilim. O zaman bu noktadan itibaren, Dennis Dutton’ın “Sanat İçgüdüsü” kitabını anmakta
fayda var. Çünkü sanatın ölçütlerini ortaya koyarken estetik başta olmak üzere pek çok kıstas arayan ve
tartışan teorisyenler, sanatın evrimle olan bağlantısına pek değinmiyorlar. Sanırım, sanatın insanın
özüyle olan bağlantısının koptuğu nokta buradan geliyor. Sanatın hangi dalı olusa olsun; eserler,
dönemler ve sanatçılar üzerine milyonlarca çözümleme sayfası var; ama hiçbiri doğrudan bir
söyleyişle eserle ve hitap ettiği kitle arasında evrimsel bir bağ kurmuyor. Kurmak zorunda da değil,
ama birilerinin kurması ve hatırlatması gerekir. Bu manada, Dennis Dutton’ın kitabı büyük bir
boşluğu(bazı teorisyenlerin eksiklerini de tartışarak) kapatıyor. Doğal seçilim ve cinsel seçilimle
günümüze ulaşan insanın; cinsel seçilim hususunda sanatı nasıl ürettiğinden, ikisinin arasındaki
bağlantıdan uzun uzun ve çetrefilli yollara girerek bahsediyor. Kitabın sonunda tüm taşlar yerine
oturuyor. Okumanızı tavsiye ederim.
Yazının başında sorduğum sorulara bir dönelim. Sanatın kökenine ve nasıl ortaya çıktığına
değinmeyeceğim, zaten bu yazının konusu değil, ancak sanatın psikolojik etkilerinin, sanatın bir içgüdü
olmasıyla alakalı olması lazım. Bir eseri okuyun, izleyin, seyredin; farkında olarak ya da olmayarak
duygularınızın harekete geçtiğini hissedersiniz. Mesela; gülme eylemi, bunun en çabuk ortaya çıkan
refleksidir. Üzülürsünüz, cesaretlenirsiniz, ööğrenirsiniz, sorgularsınız, fikriniz değişir, hayatla ilgili
tutkularınız harekete geçer, enerjiniz yükselir, kin ve intikam duygularınız körelir, yanlışı görürsünüz,
doğruyu görürsünüz, kötülerin kaybettiği, iyilerin kazandığını görürsünüz. Bunlara daha onlarcası
eklenir. Peki bunlar nedir? Başkalarının hayatları, başkalarının duyguları ya da aşılanmaya çalışılan
fikirleri değildir. Tüm bunlar, atalarımızın kadim hayat bilgi ve tecrübeleridir. Biz duygu arınması
yoluyla hepsini alır ve beynimizin bir tarafına koyarız. Her eser, farkındalık ve öğrenme sağlar. Sanat,
bizi yüzeysel olarak ağlatan ya da güldüren şey değildir; bizi derinden sarsan ve iyiyi, kötüyü ayırt
etmeyi de öğreten, hayatı öğreten on binlerce yılın estetik olarak damıtılmış halidir. Ve en güzel
içgüdüdür. Ben sanatın bu yönüyle, doğal seçilime de katkı sunduğu kanısındayım.
Dr. Nil Yüzbaşıoğlu
Yazarlar
Vitrin Güzel, Hayat Dağınık
Biz gerçekten pratik zekâsı yüksek bir milletiz.
Sorunları çözmek gibi yorucu işlerle vakit kaybetmiyoruz; onları görünmez hâle getiriyoruz. Yoksulluk mu var? Önüne paravan çekeriz. Yol mu bozuk? Misafir gelince yaparız. Emekli geçinemiyor mu? Sabır tavsiye ederiz. Genç umutsuz mu? Ona biraz tarih, biraz hamaset, biraz da “şükret” karışımı veririz.
Böylece herkes kendi acısını unutmasa bile en azından onu konuşmamayı öğrenir.
Ankara’da uluslararası bir zirve yapıldı. Şehir hazırlandı, yollar düzenlendi, görüntüyü bozan ne varsa toparlandı. Elbette devlet misafir ağırlar, başkentini düzenler, güvenlik önlemi alır. Buna kimsenin itirazı yok.
İtirazımız başka bir yere: Bu kadar imkân birkaç günlüğüne bulunabiliyorsa, neden yıllardır halkın gündelik hayatı için bulunamıyor?
Demek ki yol yapılabiliyormuş. Demek ki şehir düzenlenebiliyormuş. Demek ki görüntü istenince değişebiliyormuş.
Peki emeklinin sofrası neden değişmiyor? Yoksul mahallelerin kaderi neden değişmiyor?Barınaklara, sokaklara, okullara, hastanelere, kiralara gelince neden imkânlar birdenbire buharlaşıyor?
Ama meseleye böyle bakmak biraz tehlikeli. Çünkü düşünmeye başlarsak huzurumuz kaçar. Onun için bize daha kullanışlı gündemler gerekir.
Mesela sosyal medyada birbirimizi yiyebiliriz. Birimiz hayvanların yaşam hakkını savunuruz, öbürümüz bütün sokak hayvanlarını ülkenin baş meselesi ilan ederiz. Birimiz yoksulluğu konuşmak isteriz, diğeri hemen bambaşka bir tartışma açar. Birimiz adalet deriz, öbürümüz “Şimdi sırası mı?” diye sorar. Birimiz soru sormaya kalkarız, öbürümüz devreye girip “Vardır bir bildikleri” cümlesini kutsal mühür gibi basarız. Ne büyük kolaylık!
Düşünmeye gerek yok. Sorgulamaya gerek yok. Gerçeğe bakmaya gerek yok.
Hazır şablon cevaplarımız var bizim hazır gündemlerimiz: “Devlet bilir.” “Dış güçler yapıyor.” “Memleketin başka derdi yok mu?” “Sen önce şunu konuş.” “Bunlar hep algı.”……….
Aslında en büyük algı, algı kelimesinin kendisi oldu. Ne zaman gerçek bir sorun konuşulsa, hemen üstüne bu kelime örtülüyor. Yoksulluk algı. Geçim sıkıntısı algı. Hayvanların meçhul akıbeti algı. Aydınların susturulması algı. Gençlerin umutsuzluğu algı.Emeklinin pazarda fileyi dolduramaması da muhtemelen optik bir yanılsama.
Zaten bu ülkede bazı şeyler ancak bizim kapımıza dayanınca gerçek oluyor. Kendi babamız geçinemeyince ekonomi bozuluyor. Kendi çocuğumuz iş bulamayınca liyakat sorunu başlıyor. Kendi mahallemizin önü kapatılınca yoksulluk görünür oluyor. Kendi sevdiğimiz hayvan kaybolunca barınaklar aklımıza geliyor. Kendi fikrimiz değersiz görülünce özgürlük kıymetleniyor.
O zamana kadar her şey gayet normal.
Bir yanda ihtişamlı yapılar, ışıklı salonlar, protokol düzeni ve büyük cümleler var. Diğer yanda pazarın son saatini bekleyen emekliler, ay sonunu hesaplayan aileler, ne olacağı bilinmeyen sokak hayvanları, konuştuğu için bedel ödeyen insanlar ve her gün biraz daha yorulan bir toplum var.
Fakat biz yine de rahatız. Çünkü görüntü fena değil.
Yollar yapılmış. Paravanlar kurulmuş. Sokaklar temizlenmiş. Törenler tamamlanmış.Kameralar doğru açıya yerleştirilmiş. Geriye sadece halkın gerçek hayatı kalmış. O da zaten kadraja girmese daha iyi.
Bir ülkenin ayıbı yoksul insanlarının olması değildir. Asıl ayıp, yoksulluğu azaltmak yerine yoksulun görünmesini engellemektir. Bir toplumun sorunu hayvanların sokakta olması değildir; yaşam hakkını öfke malzemesine çevirmesidir. Bir devletin itibarı büyük binalarla değil, küçük insanların onuruyla ölçülür. Ama biz galiba itibarı biraz yanlış anladık.
Bize göre itibar, dışarıdan bakınca güzel görünmek. İçeride ne yaşandığı çok da önemli değil. Yeter ki misafirler geçerken düzen bozulmasın. Yeter ki kameralar ön cepheyi çeksin. Yeter ki sosyal medya kendi kavgasına devam etsin. Yeter ki kimse asıl soruyu sormasın:
Bu ülkede neden görüntü halktan daha kıymetli? İşte bütün mesele bu.
Biz yoksulluğu değil, yoksulluğun fotoğrafını düzeltiyoruz.
Vicdanı değil, vitrini parlatıyoruz.
Hayatı değil, dekoru yeniliyoruz.
Sonra da büyük bir ciddiyetle kendimizi tebrik ediyoruz:
Her şey yolunda. Saraylar ışıl ışıl. Paravanlar sağlam. Halk meşgul. Sosyal medya öfkeli.Vicdan geçici olarak sessizde. Yani anlayacağınız, memleket yönetilmiyor; kusursuz bir sahne düzeni kuruluyor.
Dekorun arkasında ne olduğunu soranlara da her zamanki cevabı veriyoruz:
“Şimdi sırası mı?”
Yazarlar
NATO firik ROTA enginar…
Uslanmaz gizil planların merkez üssü, sunağı.
İnsanlık yaşamı edinmiş dert, onlar zehirli ağı.
Sabırla örülmüş yedibin yıllık insanlık tarihi hiç.
Kuleleri güvenli, halklar onlar için kızarmış piliç.
Hep barut, hep metal, hep neftin peşinde güruh.
Suratları kösele kof bedenlerinde barınmaz ruh.
Açıkta sırıtır, bond çantaları merhametsiz plan.
Güya halklardan yanalarmış, koca bir çete, klan.
İnsanlık, su, aş, barınak ihtiyaçlardan mahrum.
Güneş yetmedi, mars’ta istiyorlarmış solaryum.
Bütün dünyanın nimetlerini bir çırpıda yakarlar.
Haritalar ateş topu, sırça köşklerinde bakarlar.
Doğan her canlı eksik, geleceği ipotek altında.
Sal bulamaz bir köylü, onlar lüks içinde yatında.
Gırtlaklarına kadar sıkılı, pirinç üreten bir çiftçi
Aş beğenmeyen obezler, gündüz siesta, neftçi.
Dünyalı insanlar hep birlikte, uykudan uyansa.
Emperyalizme dur deyip, mazlumlar için yansa.
O zaman aydınlanır, bütün karanlık coğrafyalar.
Karanlıkta beslenen o yarasalar, avucunu yalar.
Kurmuşlar alengirli bir düzen, temiz tas kayıp.
Ne utançları kalmış, ne de hakikate karşı ayıp.
Erdemliler, gelmeyin hakka karşı propagandaya.
Bilgelerle, ariflerle yol alın, yoksa kalırsınız yaya.
Yazarlar
Değer verdiğin kişi gerçekten seni hak ediyor mu?
Değer verdiğin kişi gerçekten seni hak ediyor mu?
İnsan, sevdiği için değil; çoğu zaman çocukluğunda eksik kalan duyguyu tamamlamak istediği için yanlış insanlara bağlanır.
Bu yüzden bazı ilişkilerde sevgi değil, onaylanma ihtiyacı yaşanır. Bazılarında aşk değil, terk edilme korkusu konuşur. Bazılarında ise bağlılık sandığımız şey, aslında kendimizi kaybetme pahasına sürdürdüğümüz bir mücadeledir.
Bir klinik psikolog olarak en sık duyduğum cümlelerden biri şudur:
“Ben ona çok değer verdim.”
Ben ise ardından hep aynı soruyu sorarım:
“Peki, o senin değerini korudu mu?”
Çünkü sevmek, hak etmek için yeterli değildir.
Seni sürekli bekleten…
Duygularını küçümseyen…
Varlığını sıradanlaştıran…
Yokluğunda hiçbir şey eksilmemiş gibi yaşayan…
Sana yalnızca ihtiyacı olduğunda yaklaşan biri, sevgini alıyor olabilir; ama seni hak etmiyor olabilir.
Sağlıklı bir ilişkide insan kendini ispat etmek zorunda kalmaz. Sevilmek için eksilmez, kabul görmek için susmaz, terk edilmemek uğruna kendinden vazgeçmez.
Ve unutmayın…
Bir insanın size verdiği değeri, size söyledikleri değil; sizi kendinize nasıl hissettirdiği belirler.
Eğer bir ilişkinin sonunda kendinizi daha küçük, daha yalnız, daha yetersiz ve daha değersiz hissediyorsanız, kaybetmekten korkmanız gereken kişi o değildir.
Asıl kayıp; bir başkasını kazanabilmek uğruna, kendinizi yavaş yavaş kaybetmiş olmanızdır.
Çünkü sizi hak eden insan, kalbinizi fethetmeye çalışmadan önce güveninizi korur; sevginizi istemeden önce ruhunuza iyi gelir. Hak etmeyen ise sizden sevgi ister, sonra o sevgiyi tüketir.
Kendinizi, sizi sevmeyen birinin eksikliğine değil; sizi gerçekten hak eden insanların varlığına emanet edin. Çünkü bir gün geriye dönüp baktığınızda, canınızı acıtan şey terk edilmek değil, uğruna kendinizden vazgeçtiğiniz kişi olacaktır.
Uzm. Psk. Emine Çiçek
Akademisyen
-
Genel3 hafta önceHerkes Haklı, Herkes Masum, Kimse Sorumlu Değil
-
Yazarlar3 hafta önceKENDİ GERÇEĞİNE KÖK SALMAK: DİJİTAL ÇAĞDA “KENDİ OLMA” DEVRİMİ
-
Video4 hafta önceKöln’de Hayat Durdu! 🎭 Karnaval Coşkusu | Kölle Alaaf!
-
Özel Haber1 ay önce“İzmir’in Unutulan Mahallesi: Basmane Sokaklarında Bir Gün”
-
Video4 hafta önceViyana’da Büyüleyici Gece | Karlskirche’de Vivaldi Dört Mevsim Konseri
-
Almanya1 ay önceAnuga Köln 2025: Gıda Dünyasının Kalbi Almanya’da Attı
-
Yazarlar2 hafta önceİnsanların En Büyük Açlığı: Anlaşılmak
-
Özel Haber5 ay önceİzmir Basın Mensupları Hilton Garden Inn Izmir Bayraklı’nın İftar Yemeğinde Buluştu
