Bizi Takip Edin

Yazarlar

Bir Doktorun Gözünden Ölümle Yüzleşmek

yazar

Yayınlandı

Tarih

Son Yolculuğun Gerçeği: Bir Doktorun Gözünden Ölümle Yüzleşmek

Hastanenin palyatif bakım ünitesinde sıradan bir gün daha başlamıştı. Ancak o gün, sıradanlığın ötesinde bir anlam taşıyacak bir deneyimle karşılaşacağımı bilmiyordum. Yeni bir hastanın sevki yapılacağı haberi geldi. Onu daha önce onkoloji bölümünden tanıyordum. 65 yaşında, ileri evre akciğer kanseri olan bu hasta, artık tedavi edilemez bir noktaya gelmişti. Yine de semptomlarını hafifletmek ve yaşamının son günlerinde yanında olmak için gereken her şey yapılmalıydı.

Hastanın geliş anı, sadece tıbbi bir sürecin başlangıcı değildi. Ailesiyle birlikte geldiğinde, yüzlerinde çaresizlik ve gözlerinde derin bir korku vardı. Aile üyeleri birbirlerine sarılmış ama kelimeleri bitmiş gibiydi. Bu, sadece bir hastalık değil, aynı zamanda umutla umutsuzluk arasındaki karmaşık bir yolculuktu.

Reklam

Ölümü Söylemek: Bir Hakkın Sorumluluğu

Hastanın odasına ilk girişimde, bana “Artık kemoterapi görmeyecek miyim?” diye sordu. Bu soruya cevabım, onun gözlerindeki endişeyi daha da belirgin hale getirdi: “Hayır, kemoterapi artık bir seçenek değil. Ama ağrılarınızı dindirebilir, bulantı ve kusma gibi semptomlarınızı hafifletebiliriz.” Derin bir sessizliğe gömüldü, ardından korkuyu iliklerinde hissettiğini görebiliyordum.

Hastanın ailesi, odadan çıkar çıkmaz yanıma geldi ve bana yalvaran gözlerle, “Lütfen babamıza öleceğini söylemeyin. O bunu duyamaz, dayanamaz,” dediler. Onlara şu cevabı verdim: “Hastanız bilmek isterse, bu onun hakkıdır. Ancak sormazsa hiçbir şey söylemeyeceğim.” Bu sözler, odadaki sessizliği ve gerilimi bir nebze dağıtsa da, ölümün soğuk gerçeği hepimizin üzerindeydi.

Kanser Hastalarının Sezgi Gücü

Reklam

Kanser hastaları genellikle kendi bedenlerinde neler olup bittiğini hissederler. Ölümün yaklaştığını sezmek, çoğu zaman bir içgüdüyle gerçekleşir. Hasta, tedavilerin artık işe yaramadığını, vücudunun zayıfladığını ve güçten düştüğünü fark eder. Bu, yalnızca fiziksel bir deneyim değil, aynı zamanda ruhsal bir farkındalıktır. Ölümün yaklaştığını bilmek, bazı hastalarda derin bir kabullenişe yol açarken, bazılarında korku ve kaygıyı artırabilir. Ancak bu his, onlarla doğru bir iletişim kurulduğunda, onların iç huzura kavuşmasına yardımcı olabilir.

Hastanın Sorusu ve Doktorun Zorluğu

Odada derin bir sessizlik hakimdi. Hasta bana mavi gözleriyle baktı ve “Doktor hanım, ben ölecek miyim?” dedi. Bu soru, bir doktor için her zaman en zor sınavlardan biridir. Hastaya doğruyu nazikçe söylemek zorundaydım. “Evet, bu yolculuğunuzun sonunda bu dünyadan ayrılacaksınız. Ancak bu süreçte biz yanınızda olacağız.” dedim.

Bu sözlerimden sonra, hastanın yüzünde kısa bir kabullenme ifadesi belirdi. Ancak bu hemen yerini derin bir korkuya bıraktı. “Ama çok korkuyorum,” dediğinde sesi titriyordu, gözleri yaşla dolmuştu. Bu korku, yalnızca ölümün bilinmezliğinden değil, sevdiklerini geride bırakma düşüncesinden ve sürecin getirebileceği acılardan kaynaklanıyordu.

Reklam

Ona, “Bu korkularınızı anlıyorum. Bu yolculuk çok zor olabilir, ancak yalnız olmayacaksınız. Her adımda yanınızda olacağız ve sizi destekleyeceğiz,” dedim. Gözlerime baktı ve derin bir nefes aldı. “Doktor hanım,” dedi, “size o kadar güveniyorum ki, şu an bana ne söylerseniz yaparım.” Bu güven, hastanın yalnızlık hissini bir nebze olsun hafifletmiş gibiydi, ancak korkusunun tamamen kaybolmadığını da biliyordum. Ölümle yüzleşmenin ağırlığı, onun omuzlarına çökmüş, o an yalnızca desteğe tutunarak ayakta kalabiliyordu.

Helalleşmenin Gücü

Hastaya “Ailenize söylemek istediğiniz bir şey var mı?” diye sordum. Uzun bir düşüncenin ardından, “Evet, onlarla helalleşmek istiyorum,” dedi. Helalleşme, sadece bir vedalaşma değil, aynı zamanda insanın iç huzurunu bulduğu, geçmişin yüklerinden arındığı bir an. Eşi ve çocukları, onun yanında toplandılar. Gözyaşları arasında, ona sevgilerini dile getirdiler. Bu anlar, sadece bir hastanın değil, bir ailenin de huzura kavuşmasını sağladı.

Reklam

Ölümü Kabul Etmenin Farklı Yolları

Her insan ölümü farklı şekilde kabul eder. Bazıları bu süreci kabullenip huzurla yaklaşırken, bazıları son ana kadar mücadele etmek ister. Ölümü kabul etmek, kişinin hayat görüşüne, inançlarına ve çevresinden aldığı desteğe bağlı olarak değişir. Kimi insanlar için bu süreç, bir bitiş değil; yeni bir başlangıcın kapısıdır. Diğerleri içinse sevdiklerinden ayrılma düşüncesiyle gelen derin bir korkuyu beraberinde taşır. Her iki durumda da, ölüm yolculuğunu anlamak ve bu süreci kolaylaştırmak, hasta ve yakınları için büyük bir öneme sahiptir.

Her Yolculuk Huzurlu Değil

Tabii ki, ölüm yolculuğu her zaman böyle huzurlu geçmez. Bazı hastalar için bu süreç, derin bir korku ve acıyla dolu olabilir. Sevdiklerini kaybetme korkusu, belirsizliğin getirdiği endişe ve fiziksel acılar, bu yolculuğu daha da zorlaştırabilir. Huzurlu bir veda ortamı yaratmak, çoğu zaman hem tıbbi hem de duygusal bir çaba gerektirir. Bu zorlukları aşabilmek için doğru iletişim kurmak, empati göstermek ve sevdiklerini desteklemek hayati önem taşır. Ölümün soğuk gerçekliğiyle yüzleşmek her zaman kolay değildir, ancak sevgi ve anlayışla süreci daha katlanılabilir kılmak mümkündür.

Reklam

Ölüm ve Kavuşma

O gece hasta komaya girdi. Ailesiyle birlikte odada dua ettiler, dualar odanın atmosferini sevgiyle doldurdu. Ertesi sabah, hep birlikte onun son nefesine eşlik ettik. Sessizlik içinde, huzurla bu dünyadan ayrıldı. Ölüm, korkutucu ve soğuk bir gerçek gibi görünse de, sevgiyle örülü bir ortamda yaşandığında, bir kavuşma anına dönüşebilir.

Yaşadığımız Gibi Ölürüz

Meslek hayatım boyunca bir gerçeği defalarca gözlemledim: İnsanlar, hayatı nasıl yaşıyorlarsa genellikle ölümleri de buna paralel şekilde gerçekleşiyor. Hayatını barış ve sevgi içinde geçiren bir kişi, ölümü de aynı huzurla karşılayabiliyor. Ancak, yaşamı boyunca mücadele ve çatışmalarla dolu olan birinin, ölüm yolculuğu da genellikle bu karmaşıklığı yansıtıyor. Ölüm, sadece bir son değil; bir yaşamın yansımasıdır. Bu yüzden, bu hayatta yaptığımız seçimler, yalnızca yaşarken değil, giderken de bizi şekillendirir.

Reklam

Son Sözler

Bu deneyim, bana bir hastanın son yolculuğunda yanında olmanın ne kadar kutsal bir görev olduğunu öğretti. Ölüm bir son değildir. Ölüm, ebedi bir yolculuğun başlangıcı, sevdiğimiz insanlara yeniden kavuşacağımız bir umuttur. Bu yolculuk, sadece bir vedadan ibaret değil; aynı zamanda sevgi ve bağlılıkla örülü bir hikâyenin tamamlanışıdır. Herkesin bu dünyadan huzurla ayrılmayı hak ettiğine inanıyorum, çünkü ölüm, sevgiyi ve anlamı derinleştiren bir geçittir.

Okumaya Devam Et
Reklam
Yorum Yapın

Leave a Reply

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yazarlar

Vitrin Güzel, Hayat Dağınık

Yayınlandı

Tarih

Biz gerçekten pratik zekâsı yüksek bir milletiz.

Sorunları çözmek gibi yorucu işlerle vakit kaybetmiyoruz; onları görünmez hâle getiriyoruz. Yoksulluk mu var? Önüne paravan çekeriz. Yol mu bozuk? Misafir gelince yaparız. Emekli geçinemiyor mu? Sabır tavsiye ederiz. Genç umutsuz mu? Ona biraz tarih, biraz hamaset, biraz da “şükret” karışımı veririz.

Böylece herkes kendi acısını unutmasa bile en azından onu konuşmamayı öğrenir.

Ankara’da uluslararası bir zirve yapıldı. Şehir hazırlandı, yollar düzenlendi, görüntüyü bozan ne varsa toparlandı. Elbette devlet misafir ağırlar, başkentini düzenler, güvenlik önlemi alır. Buna kimsenin itirazı yok.

Reklam

İtirazımız başka bir yere: Bu kadar imkân birkaç günlüğüne bulunabiliyorsa, neden yıllardır halkın gündelik hayatı için bulunamıyor?

Demek ki yol yapılabiliyormuş. Demek ki şehir düzenlenebiliyormuş. Demek ki görüntü istenince değişebiliyormuş.

Peki emeklinin sofrası neden değişmiyor? Yoksul mahallelerin kaderi neden değişmiyor?Barınaklara, sokaklara, okullara, hastanelere, kiralara gelince neden imkânlar birdenbire buharlaşıyor?

Ama meseleye böyle bakmak biraz tehlikeli. Çünkü düşünmeye başlarsak huzurumuz kaçar. Onun için bize daha kullanışlı gündemler gerekir.

Mesela sosyal medyada birbirimizi yiyebiliriz. Birimiz hayvanların yaşam hakkını savunuruz, öbürümüz bütün sokak hayvanlarını ülkenin baş meselesi ilan ederiz. Birimiz yoksulluğu konuşmak isteriz, diğeri hemen bambaşka bir tartışma açar. Birimiz adalet deriz, öbürümüz “Şimdi sırası mı?” diye sorar. Birimiz soru sormaya kalkarız, öbürümüz devreye girip “Vardır bir bildikleri” cümlesini kutsal mühür gibi basarız. Ne büyük kolaylık!

Reklam

Düşünmeye gerek yok. Sorgulamaya gerek yok. Gerçeğe bakmaya gerek yok.

Hazır şablon cevaplarımız var bizim hazır gündemlerimiz: “Devlet bilir.” “Dış güçler yapıyor.” “Memleketin başka derdi yok mu?” “Sen önce şunu konuş.” “Bunlar hep algı.”……….

Aslında en büyük algı, algı kelimesinin kendisi oldu. Ne zaman gerçek bir sorun konuşulsa, hemen üstüne bu kelime örtülüyor. Yoksulluk algı. Geçim sıkıntısı algı. Hayvanların meçhul akıbeti algı. Aydınların susturulması algı. Gençlerin umutsuzluğu algı.Emeklinin pazarda fileyi dolduramaması da muhtemelen optik bir yanılsama.

Zaten bu ülkede bazı şeyler ancak bizim kapımıza dayanınca gerçek oluyor. Kendi babamız geçinemeyince ekonomi bozuluyor. Kendi çocuğumuz iş bulamayınca liyakat sorunu başlıyor. Kendi mahallemizin önü kapatılınca yoksulluk görünür oluyor. Kendi sevdiğimiz hayvan kaybolunca barınaklar aklımıza geliyor. Kendi fikrimiz değersiz görülünce özgürlük kıymetleniyor.

O zamana kadar her şey gayet normal.

Reklam

Bir yanda ihtişamlı yapılar, ışıklı salonlar, protokol düzeni ve büyük cümleler var. Diğer yanda pazarın son saatini bekleyen emekliler, ay sonunu hesaplayan aileler, ne olacağı bilinmeyen sokak hayvanları, konuştuğu için bedel ödeyen insanlar ve her gün biraz daha yorulan bir toplum var.

Fakat biz yine de rahatız. Çünkü görüntü fena değil.

Yollar yapılmış. Paravanlar kurulmuş. Sokaklar temizlenmiş. Törenler tamamlanmış.Kameralar doğru açıya yerleştirilmiş. Geriye sadece halkın gerçek hayatı kalmış. O da zaten kadraja girmese daha iyi.

Bir ülkenin ayıbı yoksul insanlarının olması değildir. Asıl ayıp, yoksulluğu azaltmak yerine yoksulun görünmesini engellemektir. Bir toplumun sorunu hayvanların sokakta olması değildir; yaşam hakkını öfke malzemesine çevirmesidir. Bir devletin itibarı büyük binalarla değil, küçük insanların onuruyla ölçülür. Ama biz galiba itibarı biraz yanlış anladık.

Bize göre itibar, dışarıdan bakınca güzel görünmek. İçeride ne yaşandığı çok da önemli değil. Yeter ki misafirler geçerken düzen bozulmasın. Yeter ki kameralar ön cepheyi çeksin. Yeter ki sosyal medya kendi kavgasına devam etsin. Yeter ki kimse asıl soruyu sormasın:

Reklam

Bu ülkede neden görüntü halktan daha kıymetli? İşte bütün mesele bu.

Biz yoksulluğu değil, yoksulluğun fotoğrafını düzeltiyoruz.

Vicdanı değil, vitrini parlatıyoruz.

Hayatı değil, dekoru yeniliyoruz.

Sonra da büyük bir ciddiyetle kendimizi tebrik ediyoruz:

Reklam

Her şey yolunda. Saraylar ışıl ışıl. Paravanlar sağlam. Halk meşgul. Sosyal medya öfkeli.Vicdan geçici olarak sessizde. Yani anlayacağınız, memleket yönetilmiyor; kusursuz bir sahne düzeni kuruluyor.

Dekorun arkasında ne olduğunu soranlara da her zamanki cevabı veriyoruz:

“Şimdi sırası mı?”

Okumaya Devam Et

Yazarlar

NATO firik ROTA enginar…

Yayınlandı

Tarih

Uslanmaz gizil planların merkez üssü, sunağı.

İnsanlık yaşamı edinmiş dert, onlar zehirli ağı.

Sabırla örülmüş yedibin yıllık insanlık tarihi hiç.

Kuleleri güvenli, halklar onlar için kızarmış piliç.

Hep barut, hep metal, hep neftin peşinde güruh.

Reklam

Suratları kösele kof bedenlerinde barınmaz ruh.

Açıkta sırıtır, bond çantaları merhametsiz plan.

Güya halklardan yanalarmış, koca bir çete, klan.

İnsanlık, su, aş, barınak ihtiyaçlardan mahrum.

Güneş yetmedi, mars’ta istiyorlarmış solaryum.

Reklam

Bütün dünyanın nimetlerini bir çırpıda yakarlar.

Haritalar ateş topu, sırça köşklerinde bakarlar.

Doğan her canlı eksik, geleceği ipotek altında.

Sal bulamaz bir köylü, onlar lüks içinde yatında.

Gırtlaklarına kadar sıkılı, pirinç üreten bir çiftçi

Reklam

Aş beğenmeyen obezler, gündüz siesta, neftçi.

Dünyalı insanlar hep birlikte, uykudan uyansa.

Emperyalizme dur deyip, mazlumlar için yansa.

O zaman aydınlanır, bütün karanlık coğrafyalar.

Karanlıkta beslenen o yarasalar, avucunu yalar.

Reklam

Kurmuşlar alengirli bir düzen, temiz tas kayıp.

Ne utançları kalmış, ne de hakikate karşı ayıp.

Erdemliler, gelmeyin hakka karşı propagandaya.

Bilgelerle, ariflerle yol alın, yoksa kalırsınız yaya.

Reklam
Okumaya Devam Et

Yazarlar

Değer verdiğin kişi gerçekten seni hak ediyor mu?

Yayınlandı

Tarih

Değer verdiğin kişi gerçekten seni hak ediyor mu?

İnsan, sevdiği için değil; çoğu zaman çocukluğunda eksik kalan duyguyu tamamlamak istediği için yanlış insanlara bağlanır.

Bu yüzden bazı ilişkilerde sevgi değil, onaylanma ihtiyacı yaşanır. Bazılarında aşk değil, terk edilme korkusu konuşur. Bazılarında ise bağlılık sandığımız şey, aslında kendimizi kaybetme pahasına sürdürdüğümüz bir mücadeledir.

Bir klinik psikolog olarak en sık duyduğum cümlelerden biri şudur:

“Ben ona çok değer verdim.”

Reklam

Ben ise ardından hep aynı soruyu sorarım:

“Peki, o senin değerini korudu mu?”

Çünkü sevmek, hak etmek için yeterli değildir.

Seni sürekli bekleten…
Duygularını küçümseyen…
Varlığını sıradanlaştıran…
Yokluğunda hiçbir şey eksilmemiş gibi yaşayan…
Sana yalnızca ihtiyacı olduğunda yaklaşan biri, sevgini alıyor olabilir; ama seni hak etmiyor olabilir.

Sağlıklı bir ilişkide insan kendini ispat etmek zorunda kalmaz. Sevilmek için eksilmez, kabul görmek için susmaz, terk edilmemek uğruna kendinden vazgeçmez.

Reklam

Ve unutmayın…

Bir insanın size verdiği değeri, size söyledikleri değil; sizi kendinize nasıl hissettirdiği belirler.

Eğer bir ilişkinin sonunda kendinizi daha küçük, daha yalnız, daha yetersiz ve daha değersiz hissediyorsanız, kaybetmekten korkmanız gereken kişi o değildir.

Asıl kayıp; bir başkasını kazanabilmek uğruna, kendinizi yavaş yavaş kaybetmiş olmanızdır.

Çünkü sizi hak eden insan, kalbinizi fethetmeye çalışmadan önce güveninizi korur; sevginizi istemeden önce ruhunuza iyi gelir. Hak etmeyen ise sizden sevgi ister, sonra o sevgiyi tüketir.

Reklam

Kendinizi, sizi sevmeyen birinin eksikliğine değil; sizi gerçekten hak eden insanların varlığına emanet edin. Çünkü bir gün geriye dönüp baktığınızda, canınızı acıtan şey terk edilmek değil, uğruna kendinizden vazgeçtiğiniz kişi olacaktır.

Uzm. Psk. Emine Çiçek
Akademisyen

Okumaya Devam Et

Trenler

Avrupa Medya Grup© 2026. Her hakkı saklıdır.