Bizi Takip Edin

Yazarlar

Sana Söylenene Dönüşmek

yazar

Yayınlandı

Tarih

“İnsan Bazen Kendi Sınırlarını Değil, Başkalarının İnançlarını Yaşar”

Hayatta bazı cümleler vardır; söylendiği an biter sanırsın ama aslında insanın içinde yıllarca yaşamaya devam eder.

Bir öğretmenin sınıfta söylediği küçük bir cümle mesela:

“Senden bir şey olmaz.”

Reklam

Ya da tam tersi:

“Senin içinde büyük bir potansiyel var.”

İlk duyduğunda sadece birkaç kelime gibi gelir.

Ama insan zihni kelimeleri yalnızca duymaz.

Onları bazen kimliğine işler.

Reklam

Ve bazen hayatımızı yeteneklerimiz değil, hakkımızda kurulmuş beklentiler şekillendirir.

Psikolojide bunun çok çarpıcı bir karşılığı var: Pygmalion Effect

Türkçede genellikle “Beklenti etkisi” olarak geçer.

Mantığı oldukça sarsıcıdır:

Bir insan senden yüksek şeyler beklediğinde, sana farkında olmadan farklı davranmaya başlar.

Reklam

Ve sen de zamanla o beklentiye uygun davranmaya başlarsın.

1968 yılında Robert Rosenthal ve Lenore Jacobson bir okulda çok konuşulan bir deney yaptı.

Öğretmenlere bazı öğrencilerin akademik olarak büyük sıçrama yapacak “özel çocuklar” olduğu söylendi.

Gerçek şu ki bu öğrenciler rastgele seçilmişti.

Reklam

Ortada özel bir üstünlük yoktu.

Ama öğretmenler bunu bilmediği için o çocuklara farklı davranmaya başladılar.

Onlara daha fazla zaman ayırdılar.

Sorularını daha sabırla dinlediler.

Hatalarına daha anlayışlı yaklaştılar.

Reklam

Başarı ihtimallerine daha fazla inandılar.

Ve aylar sonra ilginç bir şey oldu:

O öğrencilerin performansı gerçekten yükseldi.

Bir düşün.

Çocukların zekâsı aniden değişmedi.

Reklam

Değişen şey, onlara yöneltilen bakıştı.

Ve bazen insan gerçekten kendisine gösterilen gözün içinde büyür.

Bu yalnızca okulda olmaz.

İş hayatında da olur.

Bir yönetici seni “geleceğin lideri” olarak görüyorsa sana daha fazla sorumluluk verir.

Reklam

Fikirlerini daha çok dinler.

Hatalarında seni hemen silmez.

Ve sen zamanla gerçekten daha fazla sorumluluk alan birine dönüşebilirsin.

Ama bunun karanlık tarafı da var.

Bir çocuk sürekli:

Reklam

“Sen tembelsin.”

“Sen beceriksizsin.”

“Sen zaten başarısızsın.” cümlelerini duyarsa…Bir noktadan sonra mücadele etmeyi bırakabilir.

Çünkü insan bazen başarısız olduğu için vazgeçmez. Kendisine biçilen rolün dışına çıkamayacağını düşündüğü için vazgeçer.

En acı taraf şu:

Reklam

Bazen bize en büyük sınırları düşmanlarımız değil, bizi seven insanlar koyar.

“Yapamazsın, üzülmeni istemiyorum.”

“Sen çok hassassın, bu iş sana göre değil.”

“Bizim aileden böyle büyük işler çıkan olmadı.”

İyi niyetle söylenen bu cümleler bazen görünmez duvarlara dönüşür.

Reklam

Ve insan yıllarca kendi kapasitesini değil, başkalarının ona çizdiği tavanı yaşar.

Ama burada çok kritik bir kırılma noktası var.

Bir gün şunu fark etmek zorundasın: Başkalarının senin hakkında kurduğu beklenti, senin kaderin olmak zorunda değil. Çünkü yetişkinlik biraz da sana yapıştırılmış etiketleri sökme cesaretidir.

“Tembel” etiketi.

“Yetersiz” etiketi.

Reklam

“Çok duygusal” etiketi.

“Lider olamaz” etiketi.

“Güzel değil” etiketi.

“Yeterince zeki değil” etiketi.

Belki bunların hiçbiri sen değildin. Belki bunlar sadece birilerinin sınırlı bakış açısıydı.
Ve belki hayatının en önemli dönüm noktası, ilk kez kendine şu soruyu sorduğun an olacak:
“Eğer kimse beni sınırlamasaydı ben kim olurdum?”
Çünkü bazen insanı başarıya götüren şey motivasyon konuşmaları değildir.
Sadece bir kişinin ona gerçekten inanmasıdır. Ve bazen o kişi uzun süre kimse olmaz.
Sonra bir gün o kişi sen olmak zorunda kalırsın. Kendine bakıp şöyle demen gerekir:
“Henüz olduğum yerde değilim. Ama hakkımda yazılmış eski hikâyelere mahkûm da değilim.”
Belki mesele insanların senden ne beklediği değildir.
Belki mesele, artık kendinden ne beklediğindir.

Reklam
Okumaya Devam Et
Reklam
Yorum Yapın

Leave a Reply

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yazarlar

Vitrin Güzel, Hayat Dağınık

Yayınlandı

Tarih

Biz gerçekten pratik zekâsı yüksek bir milletiz.

Sorunları çözmek gibi yorucu işlerle vakit kaybetmiyoruz; onları görünmez hâle getiriyoruz. Yoksulluk mu var? Önüne paravan çekeriz. Yol mu bozuk? Misafir gelince yaparız. Emekli geçinemiyor mu? Sabır tavsiye ederiz. Genç umutsuz mu? Ona biraz tarih, biraz hamaset, biraz da “şükret” karışımı veririz.

Böylece herkes kendi acısını unutmasa bile en azından onu konuşmamayı öğrenir.

Ankara’da uluslararası bir zirve yapıldı. Şehir hazırlandı, yollar düzenlendi, görüntüyü bozan ne varsa toparlandı. Elbette devlet misafir ağırlar, başkentini düzenler, güvenlik önlemi alır. Buna kimsenin itirazı yok.

Reklam

İtirazımız başka bir yere: Bu kadar imkân birkaç günlüğüne bulunabiliyorsa, neden yıllardır halkın gündelik hayatı için bulunamıyor?

Demek ki yol yapılabiliyormuş. Demek ki şehir düzenlenebiliyormuş. Demek ki görüntü istenince değişebiliyormuş.

Peki emeklinin sofrası neden değişmiyor? Yoksul mahallelerin kaderi neden değişmiyor?Barınaklara, sokaklara, okullara, hastanelere, kiralara gelince neden imkânlar birdenbire buharlaşıyor?

Ama meseleye böyle bakmak biraz tehlikeli. Çünkü düşünmeye başlarsak huzurumuz kaçar. Onun için bize daha kullanışlı gündemler gerekir.

Mesela sosyal medyada birbirimizi yiyebiliriz. Birimiz hayvanların yaşam hakkını savunuruz, öbürümüz bütün sokak hayvanlarını ülkenin baş meselesi ilan ederiz. Birimiz yoksulluğu konuşmak isteriz, diğeri hemen bambaşka bir tartışma açar. Birimiz adalet deriz, öbürümüz “Şimdi sırası mı?” diye sorar. Birimiz soru sormaya kalkarız, öbürümüz devreye girip “Vardır bir bildikleri” cümlesini kutsal mühür gibi basarız. Ne büyük kolaylık!

Reklam

Düşünmeye gerek yok. Sorgulamaya gerek yok. Gerçeğe bakmaya gerek yok.

Hazır şablon cevaplarımız var bizim hazır gündemlerimiz: “Devlet bilir.” “Dış güçler yapıyor.” “Memleketin başka derdi yok mu?” “Sen önce şunu konuş.” “Bunlar hep algı.”……….

Aslında en büyük algı, algı kelimesinin kendisi oldu. Ne zaman gerçek bir sorun konuşulsa, hemen üstüne bu kelime örtülüyor. Yoksulluk algı. Geçim sıkıntısı algı. Hayvanların meçhul akıbeti algı. Aydınların susturulması algı. Gençlerin umutsuzluğu algı.Emeklinin pazarda fileyi dolduramaması da muhtemelen optik bir yanılsama.

Zaten bu ülkede bazı şeyler ancak bizim kapımıza dayanınca gerçek oluyor. Kendi babamız geçinemeyince ekonomi bozuluyor. Kendi çocuğumuz iş bulamayınca liyakat sorunu başlıyor. Kendi mahallemizin önü kapatılınca yoksulluk görünür oluyor. Kendi sevdiğimiz hayvan kaybolunca barınaklar aklımıza geliyor. Kendi fikrimiz değersiz görülünce özgürlük kıymetleniyor.

O zamana kadar her şey gayet normal.

Reklam

Bir yanda ihtişamlı yapılar, ışıklı salonlar, protokol düzeni ve büyük cümleler var. Diğer yanda pazarın son saatini bekleyen emekliler, ay sonunu hesaplayan aileler, ne olacağı bilinmeyen sokak hayvanları, konuştuğu için bedel ödeyen insanlar ve her gün biraz daha yorulan bir toplum var.

Fakat biz yine de rahatız. Çünkü görüntü fena değil.

Yollar yapılmış. Paravanlar kurulmuş. Sokaklar temizlenmiş. Törenler tamamlanmış.Kameralar doğru açıya yerleştirilmiş. Geriye sadece halkın gerçek hayatı kalmış. O da zaten kadraja girmese daha iyi.

Bir ülkenin ayıbı yoksul insanlarının olması değildir. Asıl ayıp, yoksulluğu azaltmak yerine yoksulun görünmesini engellemektir. Bir toplumun sorunu hayvanların sokakta olması değildir; yaşam hakkını öfke malzemesine çevirmesidir. Bir devletin itibarı büyük binalarla değil, küçük insanların onuruyla ölçülür. Ama biz galiba itibarı biraz yanlış anladık.

Bize göre itibar, dışarıdan bakınca güzel görünmek. İçeride ne yaşandığı çok da önemli değil. Yeter ki misafirler geçerken düzen bozulmasın. Yeter ki kameralar ön cepheyi çeksin. Yeter ki sosyal medya kendi kavgasına devam etsin. Yeter ki kimse asıl soruyu sormasın:

Reklam

Bu ülkede neden görüntü halktan daha kıymetli? İşte bütün mesele bu.

Biz yoksulluğu değil, yoksulluğun fotoğrafını düzeltiyoruz.

Vicdanı değil, vitrini parlatıyoruz.

Hayatı değil, dekoru yeniliyoruz.

Sonra da büyük bir ciddiyetle kendimizi tebrik ediyoruz:

Reklam

Her şey yolunda. Saraylar ışıl ışıl. Paravanlar sağlam. Halk meşgul. Sosyal medya öfkeli.Vicdan geçici olarak sessizde. Yani anlayacağınız, memleket yönetilmiyor; kusursuz bir sahne düzeni kuruluyor.

Dekorun arkasında ne olduğunu soranlara da her zamanki cevabı veriyoruz:

“Şimdi sırası mı?”

Okumaya Devam Et

Yazarlar

NATO firik ROTA enginar…

Yayınlandı

Tarih

Uslanmaz gizil planların merkez üssü, sunağı.

İnsanlık yaşamı edinmiş dert, onlar zehirli ağı.

Sabırla örülmüş yedibin yıllık insanlık tarihi hiç.

Kuleleri güvenli, halklar onlar için kızarmış piliç.

Hep barut, hep metal, hep neftin peşinde güruh.

Reklam

Suratları kösele kof bedenlerinde barınmaz ruh.

Açıkta sırıtır, bond çantaları merhametsiz plan.

Güya halklardan yanalarmış, koca bir çete, klan.

İnsanlık, su, aş, barınak ihtiyaçlardan mahrum.

Güneş yetmedi, mars’ta istiyorlarmış solaryum.

Reklam

Bütün dünyanın nimetlerini bir çırpıda yakarlar.

Haritalar ateş topu, sırça köşklerinde bakarlar.

Doğan her canlı eksik, geleceği ipotek altında.

Sal bulamaz bir köylü, onlar lüks içinde yatında.

Gırtlaklarına kadar sıkılı, pirinç üreten bir çiftçi

Reklam

Aş beğenmeyen obezler, gündüz siesta, neftçi.

Dünyalı insanlar hep birlikte, uykudan uyansa.

Emperyalizme dur deyip, mazlumlar için yansa.

O zaman aydınlanır, bütün karanlık coğrafyalar.

Karanlıkta beslenen o yarasalar, avucunu yalar.

Reklam

Kurmuşlar alengirli bir düzen, temiz tas kayıp.

Ne utançları kalmış, ne de hakikate karşı ayıp.

Erdemliler, gelmeyin hakka karşı propagandaya.

Bilgelerle, ariflerle yol alın, yoksa kalırsınız yaya.

Reklam
Okumaya Devam Et

Yazarlar

Değer verdiğin kişi gerçekten seni hak ediyor mu?

Yayınlandı

Tarih

Değer verdiğin kişi gerçekten seni hak ediyor mu?

İnsan, sevdiği için değil; çoğu zaman çocukluğunda eksik kalan duyguyu tamamlamak istediği için yanlış insanlara bağlanır.

Bu yüzden bazı ilişkilerde sevgi değil, onaylanma ihtiyacı yaşanır. Bazılarında aşk değil, terk edilme korkusu konuşur. Bazılarında ise bağlılık sandığımız şey, aslında kendimizi kaybetme pahasına sürdürdüğümüz bir mücadeledir.

Bir klinik psikolog olarak en sık duyduğum cümlelerden biri şudur:

“Ben ona çok değer verdim.”

Reklam

Ben ise ardından hep aynı soruyu sorarım:

“Peki, o senin değerini korudu mu?”

Çünkü sevmek, hak etmek için yeterli değildir.

Seni sürekli bekleten…
Duygularını küçümseyen…
Varlığını sıradanlaştıran…
Yokluğunda hiçbir şey eksilmemiş gibi yaşayan…
Sana yalnızca ihtiyacı olduğunda yaklaşan biri, sevgini alıyor olabilir; ama seni hak etmiyor olabilir.

Sağlıklı bir ilişkide insan kendini ispat etmek zorunda kalmaz. Sevilmek için eksilmez, kabul görmek için susmaz, terk edilmemek uğruna kendinden vazgeçmez.

Reklam

Ve unutmayın…

Bir insanın size verdiği değeri, size söyledikleri değil; sizi kendinize nasıl hissettirdiği belirler.

Eğer bir ilişkinin sonunda kendinizi daha küçük, daha yalnız, daha yetersiz ve daha değersiz hissediyorsanız, kaybetmekten korkmanız gereken kişi o değildir.

Asıl kayıp; bir başkasını kazanabilmek uğruna, kendinizi yavaş yavaş kaybetmiş olmanızdır.

Çünkü sizi hak eden insan, kalbinizi fethetmeye çalışmadan önce güveninizi korur; sevginizi istemeden önce ruhunuza iyi gelir. Hak etmeyen ise sizden sevgi ister, sonra o sevgiyi tüketir.

Reklam

Kendinizi, sizi sevmeyen birinin eksikliğine değil; sizi gerçekten hak eden insanların varlığına emanet edin. Çünkü bir gün geriye dönüp baktığınızda, canınızı acıtan şey terk edilmek değil, uğruna kendinizden vazgeçtiğiniz kişi olacaktır.

Uzm. Psk. Emine Çiçek
Akademisyen

Okumaya Devam Et

Trenler

Avrupa Medya Grup© 2026. Her hakkı saklıdır.