Yazarlar
Umut Yılmazkeçeci Yazdı;Bir Nesli Mahveden Facia: Thalidomide
50’den fazla ülkede hamilelere önerilen bir ilaç yüzünden ölen ya da uzuvları eksik doğan 10 binin üzerinde bebek ve 90 bin düşük.. Thalidomide faciası.
Bir Nesli Mahveden Facia: Thalidomide
50’den fazla ülkede hamilelere önerilen bir ilaç yüzünden ölen ya da uzuvları eksik doğan 10 binin üzerinde bebek ve 90 bin düşük.. Thalidomide faciası.
Thalidomide faciası bundan tam 66 yıl önce gerçekleşti. 1957 yılının Ekim ayında Almanya’daki doktorlar, hamileler için; bulantıyı önleyen, uyku problemine ve birçok rahatsızlığa iyi gelen bir ilaç ürettiler.
Thalidomide ilacı, piyasaya Contergan ismi ile sürülmüştü. İlaç, uyku getiriyor ve kusmayı önlüyordu. Bu sebeple ilaç doktorlar tarafından en çok hamilelere yazıldı.
Thalidomide, tanıtım amacı ile birçok doktora gönderildi. Ayrıca ilaç, hızla yaygın hale gelsin diye reçetesiz de satılıyordu. Kısa zamanda o kadar tanındı ki “mucize ilaç Thalidomide” diye anılmaya başlandı.
Halbuki ilaç hamile kadınlar üzerinde uzun süreli denenmemiş ve dolayısıyla yan etkilerinin nasıl olacağı bilinmiyordu. Yine de Contergan adı verilen bu ilaç, her geçen gün popüler olmaya devam ediyordu.
Contergan, ilaç hakkında yan etkiler ve veriler toplanmadan satışa sunuldu. Thalidomide’nin çok değişik bir madde yapısı vardı. Şöyle ki; ilaç, hamileliğin dönemlerine göre doğacak çocukta hasarlar bırakıyordu.
Örneğin; ilaç hamileliğin ilk 2 haftasında kullanıldığında çocukta beyin hasarına yol açarken ilk 1 ayında kullanıldığında göz-kulak hasarına, ellerin, bacakların gelişmemesi gibi rahatsızlıklara yol açıyordu.
Bazen de bebekler parmakları eksik, ya da fazla doğuyordu. Bazı bebekler de hayati organları olmadan doğuyordu. Hayati organları olmadan doğan bebeklerin de büyük bir kısmı kısa sürede hayatını kaybediyordu.
Bu ilaçtan zarar gören ilk çocuklar, belki de en şanssız kesimdi. Çünkü kusurlu doğan bebeklerde sorunun ne olduğu çözülemiyordu. Bu sebeple de hastalıkları için teşhis koyulamıyordu.
Çok acı olan durum ise bu çocukların zihinsel engelli olabilecekleri düşünülerek bir kısmı akıl hastanelerine yatırılıyordu.
Sadece uzuvları eksik olan bilişsel hiçbir problemi olmayan çocuklar zihinsel engelli çocuklarla aynı hastane ortamında kalıyor ve onlarla aynı tedavileri almak zorunda kalıyorlardı.
Korkunç Nazi Planı
İlacı ilk kez üreten şirket birkaç yıl sonra el değiştirdi. Contergan’ı ticari bir ilaç haline getiren bu şirket, Thalidomide’i Almanya’da grip ilacı olarak satmaya başladı.
Thalidomide maddesini yeni şirket için üreten bilim insanı ise Nazi düşüncesini savunan biriydi. Bu kişi daha önce Almanya’da etik olmayan deneyler yapan biriydi.
Nazi bilim insanının yakın çevresi ise öjeni fikrini savunan kişilerden oluşuyordu.
Öjeni fikrini savunan kişiler; ırkları ve zekaları daha düşük olan kişilerin öldürülmesi ve kendileri gibi(!) üstün bir ırk oluşturma düşüncesini benimsiyorlardı. Öjeni fikrine göre bu üstün kişiler;
Beyaz tenli, Avrupa kökenli, zeki ve soylu bireylerden olunmalıdır.
Bu sebeple de etik dışı pek çok deney yapıyorlar ve ilaçlar üretiyorlardı.
İlaç piyasaya sürüldükten 4 yıl sonra 1961 yılında bir çocuk doktoru olan Widukind Lenz tarafından inceleme altına alındı.
Lenz, erken hamilelik döneminde kullanılan Thalidomide ve buna bağlı olarak gelişen kusurlu doğumlar ile ilgili birçok kanıt topladı ve bu kanıtları
Grünenthal’a sundu. Bu sayede ilaç piyasadan toplatıldı ve şirkete birçok dava açıldı.
İlaç Türkiye’ye Giriş Yapamadı
İlacın kullanılmadığı yalnız 2 ülke var. Biri Türkiye biri de ABD.
Ilacın ülkeye girmesine engel olanlardan biri Ord. Prof. Dr. Süreyya Tahsin Aygün. Bir diğeri ise ile Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Farmakoloji Kürsüsü başkanı olan Prof. Dr. Şükrü Kaymakçalan.
Prof. Kaymakçalan; ilacın yeterli toksikoloji test yapılmadığını ve ilaç analizlerinin yetersiz olduğunu belirtti.
Prof. Aygün ise Thalidomide maddesi ile tavuklar üzerinde deney yaptı.
Aygün, yaptığı deneylerde tavuk embriyolarının gelişimlerinde problem yaşandığını söylemişti. Sağlık Bakanlığı bu 2 bilim insanının görüşlerine uyarak ilacın ülkeye girişi için ruhsat vermedi.
Yazarlar
Dikkat Ekonomisi: Zihnimizi Kim Yönetiyor?
“Modern çağın en değerli kaynağı petrol değil, insanın dikkatidir.”
Bir zamanlar dünyanın en güçlü şirketleri petrolü kontrol ediyordu. Bugün ise dünyanın en güçlü şirketleri dikkatimizi kontrol ediyor. Çünkü çağımızın en değerli sermayesi para değil; insanın birkaç saniyelik dikkatidir.
Eskiden insanlar gazeteyi açar, okumak istedikleri haberi seçerdi. Televizyonu açar, izlemek istediği programı beklerdi. Kitabı eline alır, sayfalarını kendi iradesiyle çevirirdi.
Bugün ise çoğu zaman seçen biz değiliz. Bizim yerimize seçen algoritmalar var. Hangi haberi göreceğimizi… Hangi videoda daha uzun kalacağımızı… Hangi öfkeye ortak olacağımızı… Hangi korkuyu hissedeceğimizi… Ve hatta hangi düşüncelerin zihnimize daha sık uğrayacağını bile büyük ölçüde dijital sistemler belirliyor.
Elbette hiçbir algoritma düşüncelerimizi doğrudan yazmaz. Fakat düşüncelerimizin beslendiği ortamı şekillendirir. İnsan zihni boşlukta düşünmez; maruz kaldığı içerikler, tekrar eden mesajlar ve sürekli karşılaştığı duygusal uyaranlar zamanla onun gerçeklik algısını biçimlendirir.
İnsan psikolojisinin en temel özelliklerinden biri şudur: Dikkatimizi verdiğimiz şey, zamanla zihnimizin gerçeğine dönüşür.
Sürekli felaket haberleri izleyen biri, dünyanın yalnızca tehlikelerden ibaret olduğuna inanmaya başlayabilir. Sürekli kusursuz hayatlar gören biri, kendi yaşamını eksik hissedebilir. Sürekli öfke üreten içeriklerle karşılaşan biri, farkında olmadan daha tahammülsüz bir insana dönüşebilir.
Çünkü dikkat yalnızca görmek değildir. Dikkat, zihnin inşa ettiği dünyanın temel malzemesidir.
İşte bu nedenle modern ekonominin adı artık yalnızca tüketim ekonomisi değildir. Dikkat ekonomisidir.
Bu ekonomide satılan ürün biz değiliz. Bizim dikkatimizi satın alan sistemlerdir.
Bir sosyal medya platformunu ücretsiz kullandığımızı düşünürüz. Gerçekte ödediğimiz bedel para değildir. Ödediğimiz bedel zamandır. Daha doğrusu, hayatımızın geri gelmeyecek dakikalarıdır.
Her bildirim küçük bir çağrıdır. Her kaydırma hareketi yeni bir ihtimal vaat eder. Belki biraz sonra daha ilginç bir video… Belki daha çarpıcı bir haber… Belki daha fazla beğeni… Belki bizi mutlu edecek yeni bir içerik… Ve tam da bu “belki”, insan beyninin ödül sistemini harekete geçirir. Belirsiz ödüller, kesin ödüllerden daha güçlü bir beklenti yaratır. Bu yüzden insanlar bazen saatlerce ekran başında kalır; aradıkları şey belirli bir bilgi değil, bir sonraki küçük uyarandır.
Dikkat ekonomisinin en güçlü silahı da budur: İnsanın merakını hiç doyurmadan sürekli beslemek. Fakat burada gözden kaçırdığımız önemli bir gerçek var. Her “evet”, aynı zamanda başka bir şeye söylenmiş “hayır”dır.
Telefon ekranına ayırdığımız her saat, çocuğumuzla konuşmadığımız bir saattir. Bitmeyen içerik akışına verdiğimiz her dakika, okuyamadığımız bir kitabın sayfasıdır. Sürekli bölünen dikkatin bedeli yalnızca zaman kaybı değildir. Derin düşünme yeteneğinin zayıflamasıdır.
Oysa insan zihni, anlamı hızda değil; derinlikte üretir. Bir fikrin olgunlaşması zaman ister. Bir duygunun anlaşılması sessizlik ister.Bir ilişkinin güçlenmesi kesintisiz ilgi ister.
Sürekli bölünen dikkat ise bunların hiçbirine izin vermez.
Bugün birçok insan aynı anda üç farklı ekranla meşgul olabiliyor. Ancak aynı insan, on dakika boyunca tek bir düşünce üzerinde kalmakta zorlanıyor. Bu durum yalnızca bireysel bir alışkanlık değildir. Toplumsal sonuçları da vardır.
Çünkü dikkatini uzun süre bir konuya veremeyen toplumlar, karmaşık sorunları da sağlıklı biçimde tartışamaz.
Derin analizlerin yerini sloganlar alır. Muhakemenin yerini tepkiler alır. Gerçeklerin yerini, en çok paylaşılan içerikler alır. Böylece düşünce, hızın gerisinde kalır. Belki de çağımızın en büyük krizi bilgi eksikliği değildir. Anlam eksikliğidir.
Çünkü bilgi çoğaldıkça bilgelik aynı oranda artmadı. Veri büyüdü. Depolama kapasitesi büyüdü.
İşlem hızı arttı. Fakat insanın kendisiyle kurduğu ilişki derinleşmedi.
Bugün birçok kişi gün boyunca yüzlerce bilgiye maruz kalıyor. Ama gece yatağa başını koyduğunda tek bir soruyla baş başa kalıyor: “Bütün bunlar bana ne kattı?”
Belki de asıl mesele teknoloji değildir. Teknoloji, insan aklının büyük başarılarından biridir. Sorun, teknolojinin dikkatimizi yönetmesine izin verdiğimiz noktada başlıyor. Çünkü dikkat yalnızca zihinsel bir süreç değildir. Dikkat, hayatın yönünü belirleyen pusuladır. Neye dikkat ediyorsanız, zamanınızı oraya verirsiniz. Zamanınızı nereye veriyorsanız, hayatınızı da oraya verirsiniz. Ve hayatınızı nereye verdiyseniz, sonunda kim olduğunuzu da o belirler.
Bu nedenle modern insanın en önemli mücadelesi zamana karşı değildir. Dikkatine sahip çıkabilme mücadelesidir. Çünkü geleceğin en özgür insanları, en fazla bilgiye sahip olanlar değil; dikkatini koruyabilenler olacaktır.
Neye dikkat ediyorsanız, zamanınızı oraya verirsiniz. Zamanınızı nereye veriyorsanız, hayatınızı da oraya verirsiniz.”
Yazarlar
KIYAS ÇAĞINDA “KENDİN’ OLABİLMEK
Taner İşeri Yazdı: KIYAS ÇAĞINDA “KENDİN’ OLABİLMEK
Her sene Haziran ayının gelmesiyle birlikte sınav maratonu ve buna bağlı telaşlar baş gösterir. Sonuçlar, tercihler derken dereceye girenler belli olur. Türkiye şartlarında eşit imkânlarla hazırlanmadığı hâlde aynı sınavlara “eğitimde fırsat eşitliği” adı altında giren çocuklardan bazıları büyük başarılar elde eder. Ardından gerek ulusal basında gerekse sosyal medyada şu tarz haberlere rastlarız: “Filanca köyde çobanlık yapan Mustafa 500 tam puan aldı.”, “Düzenli çalıştı ve başardı.”, “Çevresiyle iletişimini koparıp sadece derslerine odaklandı ve kazandı.”
Toplum olarak biz “en”leri yazar, “en”leri konuşuruz; çünkü prim yapan, ilgi gören budur. Oysa aynı coğrafyada, benzer koşullarda aynı emeği verip sadece üç yanlış yaptığı için “en” olamayan bir çocuk ya da genç, sistem tarafından görmezden gelinir. Sistem adeta şöyle der: “O genç de bu denli çok çalışsaydı, o da 500 puan alıp birinci olurdu.” Maalesef durum tam da tarif ettiğim bu acımasız noktada.
Bu “en” olma hâli, sosyal medyanın da yoğun pompalamasıyla iyice başa bela bir duruma dönüştü: En komik, en başarılı, en çok izlenen, en güzel, en çok takipçisi olan… Etrafımızı tam anlamıyla bir “en olma” furyası, hatta fırtınası sarmış durumda. Eskiden, yani benim çocukluğumda en fazla komşunun çocuğuyla kıyaslanırken, bugün artık tüm Türkiye ile kıyaslanır hâle getirildik. Çocukluğumuzda bizden çalışkan, iyi, namuslu ve dürüst olmamız istenirdi; fakat bunlar nicel olarak ölçülebilir değerler olmadığı için bizden “en iyisi” olmamız beklenmezdi. Bizler, kendi potansiyelimiz doğrultusunda ve ruh sağlığımızı koruyarak kendimizin en iyi versiyonu olmaya çabalardık. Gönül elbette en iyisini ister, bu insan doğasının bir parçasıdır; lakin bu çaba başkalarının takdirini kazanmak için değil, kişinin kendi öz saygısına yaptığı bir yatırım olmalıdır.
Ne var ki bu durum, artık içinden çıkılmaz nevrotik bir hâl almaya başladı. Birey, sırf kendisi için çabalamayı bıraktı; aile içinde “en iyi çocuk”, iş yerinde “en başarılı çalışan”, sanat dünyasında “en güvenilir ünlü” olma yarışına girdi. Her şey, bir başkasının —daha doğrusu başkalarının— onayına ve beğenisine mazhar olma çabasından ibaret hâle geldi.
Oysa hayat, başkalarının kurduğu podyumlarda sergilenen bir yarış değil; kişinin kendi içsel yolculuğudur. Kendimizi başkalarının “en”leriyle ölçmeye devam ettiğimiz sürece, görünürde zirveye çıksak bile ruhumuzda derin bir yetersizlik hissiyle baş başa kalacağız. Belki de yeniden hatırlamamız gereken tek şey; alkışlanan bir “en” olmak değil, kendi sınırlarımız içinde “kendimiz” kalabilmenin ve öz saygımızı koruyabilmenin en büyük başarı olduğudur.
Yazarlar
İÇİMİN EN SEN HALİ
İçimde hep sen varsın; bu yüzden içinde sen olmayan hiçbir şeyi sevemiyorum. Ev mesela… Ancak içinde sen varsan bir anlam ifade ediyor benim için. Sen yoksan ev de yatak da yürek de bomboş, anlamsız kalıyor. Sürekli senin ruhunda bir yerde olmak istiyorum; çünkü benim içim tamamen sensin.
Aslında aklımdan, gönlümden geçenleri anlatmak için başlamıştım bu satırlara ama fark ettim ki içimden sadece sen geçiyormuşsun. “Keşke içimden geçerken orada öylece kalsan,” diyorum bazen. Sonra senin içinde, benim içimdeki sen kadar büyük bir “ben” olmadığı gerçeğiyle yüzleşiyor, bunun imkânsızlığını anlıyorum.
Bir şarkı, “İçinden geçeni söyle, kalırsa yazık olur,” diyordu. Ben de içimde hiçbir şey kalmasın istedim; sen hariç… İçimde saklamak istediğim tek şey sensin ama sen sadece oradasın, derinlerimde. Ne olurdu sanki dışımda da olsaydın, geçmişte olduğu gibi çepeçevre sarsaydın beni? Bizi var ettiğimiz o güzel zamanlara dönebilseydik… Biliyorum; ne sen artık o “biz”e dönebilirsin ne de ben artık olamayacak bir masalın içinde var olabilirim.
Ne güzel demiş Ahmed Arif: “Yokluğun, cehennemin öbür adıdır.” Yokluğunun yarattığı bu cehennemde bana iyi gelen yegâne şey, içimde yaşattığım o kocaman sen. Ama çok korkuyorum; bir gün o da gidecek, bu yangın da sönecek diye. “İnsanoğlu her şeye alışır,” diyorlar. Belki doğrudur… Lakin bunu söyleyenler, böylesi bir sevdanın yoksunluğunu hiç yaşamamış olmalılar ki uzaktan ve böylesine üst perdeden ahkâm kesebiliyorlar.
Oysa bilmedikleri bir şey var: İnsan her şeye alışmaz, sadece yokluğun açtığı o derin uçurumun kenarında yaşamayı öğrenir. Varsın dünya alışmaktan bahsetsin, varsın zaman geçsin… İçimdeki sen, bu cehennemin ortasındaki tek cennetim olarak kalacak. Çünkü seni içimden uğurlamak, kendimi tamamen yok etmek demektir; ben seni sakladıkça varım.
-
Video1 ay önceKöln’de Hayat Durdu! 🎭 Karnaval Coşkusu | Kölle Alaaf!
-
Genel1 ay önceHerkes Haklı, Herkes Masum, Kimse Sorumlu Değil
-
Video1 ay önceViyana’da Büyüleyici Gece | Karlskirche’de Vivaldi Dört Mevsim Konseri
-
Özel Haber2 ay önce“İzmir’in Unutulan Mahallesi: Basmane Sokaklarında Bir Gün”
-
Video1 ay önceKöln’de Tatlı Sektörünün Kalbi Attı | ISM
-
Özel Haber5 ay önceİzmir Basın Mensupları Hilton Garden Inn Izmir Bayraklı’nın İftar Yemeğinde Buluştu
-
Yazarlar6 ay önce
Ben bir zeytinim
-
Almanya3 yıl önceUmut Yılmazkeçeci Uluslararası Berlin Sağlık Fuarında
