Yazarlar
Bırak Yapsınlar: Çünkü Davranışlar Bahanelerden Daha Dürüsttür
Bırak Yapsınlar: Çünkü Davranışlar Bahanelerden Daha Dürüsttür
Birini Değiştirme ısrarından Vazgeçme Sanatı
Modern ilişkilerde en çok yorulduğumuz şey çoğu zaman sevgi değil, sevgiyi karşımızdakinden kullanım kılavuzuna uygun şekilde alma çabamızdır. Mesaj zamanında gelsin, ilgi dozunda olsun, emek karşılıklı verilsin, belirsizlik minimumda kalsın, mümkünse kişi hem travmalarını çözmüş hem de iletişim becerilerini tamamlamış olsun isteriz. Haklıyız elbette. Küçük bir ayrıntı dışında: Karşımızdaki insan çoğu zaman bizim hazırladığımız duygusal yönetmelikten haberdar değildir.
Son dönemde Mel Robbins’in popülerleştirdiği “Let Them Theory”, Türkçeye uyarlanmış haliyle “Bırak Yapsınlar Teorisi”, tam da bu noktada ilişkiler dünyasına sade ama rahatsız edici derecede gerçekçi bir öneri sunuyor: İnsanların ne yapacağını, seni ne kadar önemseyeceğini, sana ne kadar emek vereceğini, ne zaman yazacağını, neyi fark edeceğini ve ne kadar değişeceğini kontrol etmeye çalışma. Bırak yapsınlar. Sonra da dönüp kendine bak: “Ben bu davranış karşısında ne yapacağım?”
İlk bakışta bu yaklaşım biraz umursamaz, hatta soğuk görünebilir. Fakat aslında mesele duygusuzlaşmak değil, duyguların içinde kaybolmadan gerçeği görebilmektir. Çünkü ilişkilerde en sık yaptığımız şeylerden biri, karşımızdaki insanın davranışlarını olduğu gibi görmek yerine, o davranışlara açıklama üretmektir. Biri aramaz; “Yoğundur” deriz. Geç cevap verir; “Kafası doludur” deriz. Plan yapmaz; “Spontane biridir” deriz. Sürekli belirsiz bırakır; “Bağlanmaktan korkuyor olabilir” deriz. İnsan isterse, ilgisizliğe bile akademik bir açıklama bulabiliyor.
Oysa bazen gerçek çok daha sadedir: Aramıyordur çünkü aramak istemiyordur. Zaman ayırmıyordur çünkü önceliği değilsinizdir. Netleşmiyordur çünkü netleşmek gibi bir niyeti yoktur. Bu cümleler kulağa sert gelebilir; fakat insanı en çok yoran şey çoğu zaman gerçek değil, gerçeği kabul etmemek için harcadığı enerjidir.
“Bırak yapsınlar” demek, karşı tarafı cezalandırmak değildir. “Ben de sana yazmam, gör bakalım” tarzı bir strateji hiç değildir. Bu, duygusal satranç oynamak değil; oyunun zaten tek kişilik oynandığını fark etmektir. Amaç karşınızdakini manipüle etmek değil, onun davranışlarını gözlemleyip kendi hayatınız hakkında daha dürüst kararlar verebilmektir.
İlişkilerde en tehlikeli tuzaklardan biri, kişinin karşısındaki insanın bugünkü davranışlarına değil, gelecekteki muhtemel versiyonuna bağlanmasıdır. “Aslında çok iyi biri”, “Zamanla değişir”, “Doğru insan olsam belki açılır”, “Beni seviyor ama gösteremiyor” gibi cümleler kulağa romantik gelebilir. Ancak bazen romantizm dediğimiz şey, veriye rağmen umut etmekten ibarettir. Bir insanın potansiyeli elbette değerlidir; fakat ilişki potansiyelle değil, davranışla yaşanır.
Birinin size ayırdığı zaman, kurduğu iletişim, kriz anındaki tutumu, verdiği sözleri ne kadar tuttuğu ve ilişkinin sorumluluğunu ne kadar paylaştığı; bütün bunlar ilişkinin gerçek kalitesi hakkında oldukça net bilgiler verir. Ne var ki biz bazen bu bilgileri görmezden gelip, karşımızdakinin iç dünyasına dair doktora tezi yazmayı tercih ederiz. “Çocukluğunda böyle olmuş olabilir”, “Eski ilişkisinden etkilenmiş olabilir”, “Aslında içinde çok derin biri var” derken, kendi iç dünyamızın alarm verdiğini fark etmeyiz.
Bu noktada “Bırak Yapsınlar Teorisi”nin en önemli katkısı, kişiyi kontrol alanı ile sorumluluk alanını ayırmaya çağırmasıdır. Birini daha ilgili, daha sadık, daha açık, daha düşünceli ya da daha olgun biri olmaya zorlayamazsınız. Zorladığınızda elde ettiğiniz şey çoğu zaman gerçek yakınlık değil, kısa süreli bir davranış düzeltmesidir. Kısacası, insanları sürekli uyarmanız gerekiyorsa, orada sevgi değil, bakım gerektiren bir sistem vardır.
Sınır koymak da tam burada devreye girer. Sınır, çoğu kişinin sandığı gibi dramatik bir rest çekme sanatı değildir. Sınır, “Benim için sağlıklı olan bu” diyebilme becerisidir. Partneriniz sürekli son dakika plan iptal ediyorsa, onu dakik biri yapamayabilirsiniz. Ama kendi programınızı onun belirsizliklerine emanet etmeyebilirsiniz. Tartışmalarda sizi küçümsüyorsa, onun üslubunu yönetemeyebilirsiniz. Ama o üslubun sizin hayatınızdaki yerini belirleyebilirsiniz. Sizi sürekli belirsizlikte bırakıyorsa, onu net olmaya zorlayamayabilirsiniz. Ama belirsizliğin sizin için kabul edilebilir olup olmadığına karar verebilirsiniz.
Sınırın en yalın hali şudur: “Sen böyle davranmakta özgürsün; ben de bu davranışla ne yapacağıma karar vermekte özgürüm.” Bu cümlede ne intikam vardır ne oyun ne de sessiz savaş. Sadece yetişkin bir insanın kendi hayatının sorumluluğunu alma hali vardır. Ki kabul edelim, yetişkin ilişkilerinde en eksik bulunan şeylerden biri de budur.
Elbette “bırak yapsınlar” demek, her hata yapanı hayatınızdan çıkarmak anlamına gelmez. İnsanlar hata yapar, zor dönemlerden geçer, bazen eksik kalır. Sağlıklı ilişkilerde konuşmak, dinlemek, anlamak ve onarmak gerekir. Ancak sağlıklı bir ilişkide konuşmanın ardından en azından bir farkındalık, bir çaba, bir onarım isteği görülür. Eğer siz aynı konuyu defalarca anlatıyor, aynı yerden kırılıyor, aynı davranışın değişmesini bekliyor ve her seferinde “Bu kez farklı olacak” diyorsanız, orada iletişimden çok tekrar bölümü vardır. Üstelik sezon finali de genellikle sizin tükenmişliğinizle biter.
İlişkilerde duygusal bağımlılığın en belirgin hali, kişinin kendi değerini karşı tarafın ilgisine endekslemesidir. Mesaj geldiyse değerli, aranmadıysa önemsiz, plan yapıldıysa seviliyor, unutulduysa yetersiz hissetmek… Böyle yaşayınca insanın iç huzuru da bildirim sesine bağlı hale gelir. Telefon susunca hayat anlamını yitirir; karşı taraf “meşguldüm” deyince bütün iç sistem yeniden başlatılır.
Oysa birinin sizi seçmemesi, sizin değersiz olduğunuz anlamına gelmez. Birinin sizi anlayamaması, sizin fazla olduğunuz anlamına gelmez. Birinin size özen göstermemesi, sizin özen gösterilmeye layık olmadığınız anlamına gelmez. Bazen sorun sizin değerinizde değil, karşınızdaki kişinin kapasitesindedir. Ve kabul edelim, herkesin duygusal kapasitesi “sınırsız internet paketi” gibi değildir; çoğu zaman kotası çoktan dolmuştur.
Bu yüzden “Bırak Yapsınlar Teorisi”, sevmekten vazgeçmek değil, kendinden vazgeçmemeyi öğrenmektir. İnsanları kontrol etmeye çalışmak yerine onları gözlemlemek, sözlerden çok davranışlara bakmak ve kendi sınırlarını korumak, ilişkilerde olgunluğun en sade biçimlerinden biridir.
Herkes bizi istediğimiz gibi sevmeyecek. Herkes bizi anlamayacak. Herkes ilişkiye bizim verdiğimiz kadar emek vermeyecek. Bu kötü bir haber gibi görünse de aslında özgürleştirici bir gerçektir. Çünkü böylece kimin ne verebildiğini daha net görürüz. Ve belki de ilk kez, bir ilişkiyi kurtarmaya çalışırken kendimizi kaybetmememiz gerektiğini hatırlarız.
Bazen yapılacak en güçlü şey, daha çok açıklamak değildir. Daha çok beklemek değildir. Daha çok sabretmek hiç değildir. Bazen yapılacak en güçlü şey şudur:
Bırak yapsınlar.
Bırak seni ne kadar önemsediklerini göstersinler.
Bırak ilişkiye ne kadar emek verdiklerini ortaya koysunlar.
Bırak kim olduklarını davranışlarıyla anlatsınlar.
Sonra kendine dön ve şu soruyu sor:
“Ben bu gerçeğin içinde kendime nasıl sahip çıkacağım?”
Çünkü gerçek sevgi, birini sürekli yönlendirerek, düzelterek ya da ikna ederek yaşanmaz. Gerçek sevgi; özgürlük, saygı, sınır, güven ve karşılıklı emek içinde yaşanır. Geri kalanına ise romantik belirsizlik değil, çoğu zaman gereksiz mesai denir.
Yazarlar
Dikkat Ekonomisi: Zihnimizi Kim Yönetiyor?
“Modern çağın en değerli kaynağı petrol değil, insanın dikkatidir.”
Bir zamanlar dünyanın en güçlü şirketleri petrolü kontrol ediyordu. Bugün ise dünyanın en güçlü şirketleri dikkatimizi kontrol ediyor. Çünkü çağımızın en değerli sermayesi para değil; insanın birkaç saniyelik dikkatidir.
Eskiden insanlar gazeteyi açar, okumak istedikleri haberi seçerdi. Televizyonu açar, izlemek istediği programı beklerdi. Kitabı eline alır, sayfalarını kendi iradesiyle çevirirdi.
Bugün ise çoğu zaman seçen biz değiliz. Bizim yerimize seçen algoritmalar var. Hangi haberi göreceğimizi… Hangi videoda daha uzun kalacağımızı… Hangi öfkeye ortak olacağımızı… Hangi korkuyu hissedeceğimizi… Ve hatta hangi düşüncelerin zihnimize daha sık uğrayacağını bile büyük ölçüde dijital sistemler belirliyor.
Elbette hiçbir algoritma düşüncelerimizi doğrudan yazmaz. Fakat düşüncelerimizin beslendiği ortamı şekillendirir. İnsan zihni boşlukta düşünmez; maruz kaldığı içerikler, tekrar eden mesajlar ve sürekli karşılaştığı duygusal uyaranlar zamanla onun gerçeklik algısını biçimlendirir.
İnsan psikolojisinin en temel özelliklerinden biri şudur: Dikkatimizi verdiğimiz şey, zamanla zihnimizin gerçeğine dönüşür.
Sürekli felaket haberleri izleyen biri, dünyanın yalnızca tehlikelerden ibaret olduğuna inanmaya başlayabilir. Sürekli kusursuz hayatlar gören biri, kendi yaşamını eksik hissedebilir. Sürekli öfke üreten içeriklerle karşılaşan biri, farkında olmadan daha tahammülsüz bir insana dönüşebilir.
Çünkü dikkat yalnızca görmek değildir. Dikkat, zihnin inşa ettiği dünyanın temel malzemesidir.
İşte bu nedenle modern ekonominin adı artık yalnızca tüketim ekonomisi değildir. Dikkat ekonomisidir.
Bu ekonomide satılan ürün biz değiliz. Bizim dikkatimizi satın alan sistemlerdir.
Bir sosyal medya platformunu ücretsiz kullandığımızı düşünürüz. Gerçekte ödediğimiz bedel para değildir. Ödediğimiz bedel zamandır. Daha doğrusu, hayatımızın geri gelmeyecek dakikalarıdır.
Her bildirim küçük bir çağrıdır. Her kaydırma hareketi yeni bir ihtimal vaat eder. Belki biraz sonra daha ilginç bir video… Belki daha çarpıcı bir haber… Belki daha fazla beğeni… Belki bizi mutlu edecek yeni bir içerik… Ve tam da bu “belki”, insan beyninin ödül sistemini harekete geçirir. Belirsiz ödüller, kesin ödüllerden daha güçlü bir beklenti yaratır. Bu yüzden insanlar bazen saatlerce ekran başında kalır; aradıkları şey belirli bir bilgi değil, bir sonraki küçük uyarandır.
Dikkat ekonomisinin en güçlü silahı da budur: İnsanın merakını hiç doyurmadan sürekli beslemek. Fakat burada gözden kaçırdığımız önemli bir gerçek var. Her “evet”, aynı zamanda başka bir şeye söylenmiş “hayır”dır.
Telefon ekranına ayırdığımız her saat, çocuğumuzla konuşmadığımız bir saattir. Bitmeyen içerik akışına verdiğimiz her dakika, okuyamadığımız bir kitabın sayfasıdır. Sürekli bölünen dikkatin bedeli yalnızca zaman kaybı değildir. Derin düşünme yeteneğinin zayıflamasıdır.
Oysa insan zihni, anlamı hızda değil; derinlikte üretir. Bir fikrin olgunlaşması zaman ister. Bir duygunun anlaşılması sessizlik ister.Bir ilişkinin güçlenmesi kesintisiz ilgi ister.
Sürekli bölünen dikkat ise bunların hiçbirine izin vermez.
Bugün birçok insan aynı anda üç farklı ekranla meşgul olabiliyor. Ancak aynı insan, on dakika boyunca tek bir düşünce üzerinde kalmakta zorlanıyor. Bu durum yalnızca bireysel bir alışkanlık değildir. Toplumsal sonuçları da vardır.
Çünkü dikkatini uzun süre bir konuya veremeyen toplumlar, karmaşık sorunları da sağlıklı biçimde tartışamaz.
Derin analizlerin yerini sloganlar alır. Muhakemenin yerini tepkiler alır. Gerçeklerin yerini, en çok paylaşılan içerikler alır. Böylece düşünce, hızın gerisinde kalır. Belki de çağımızın en büyük krizi bilgi eksikliği değildir. Anlam eksikliğidir.
Çünkü bilgi çoğaldıkça bilgelik aynı oranda artmadı. Veri büyüdü. Depolama kapasitesi büyüdü.
İşlem hızı arttı. Fakat insanın kendisiyle kurduğu ilişki derinleşmedi.
Bugün birçok kişi gün boyunca yüzlerce bilgiye maruz kalıyor. Ama gece yatağa başını koyduğunda tek bir soruyla baş başa kalıyor: “Bütün bunlar bana ne kattı?”
Belki de asıl mesele teknoloji değildir. Teknoloji, insan aklının büyük başarılarından biridir. Sorun, teknolojinin dikkatimizi yönetmesine izin verdiğimiz noktada başlıyor. Çünkü dikkat yalnızca zihinsel bir süreç değildir. Dikkat, hayatın yönünü belirleyen pusuladır. Neye dikkat ediyorsanız, zamanınızı oraya verirsiniz. Zamanınızı nereye veriyorsanız, hayatınızı da oraya verirsiniz. Ve hayatınızı nereye verdiyseniz, sonunda kim olduğunuzu da o belirler.
Bu nedenle modern insanın en önemli mücadelesi zamana karşı değildir. Dikkatine sahip çıkabilme mücadelesidir. Çünkü geleceğin en özgür insanları, en fazla bilgiye sahip olanlar değil; dikkatini koruyabilenler olacaktır.
Neye dikkat ediyorsanız, zamanınızı oraya verirsiniz. Zamanınızı nereye veriyorsanız, hayatınızı da oraya verirsiniz.”
Yazarlar
KIYAS ÇAĞINDA “KENDİN’ OLABİLMEK
Taner İşeri Yazdı: KIYAS ÇAĞINDA “KENDİN’ OLABİLMEK
Her sene Haziran ayının gelmesiyle birlikte sınav maratonu ve buna bağlı telaşlar baş gösterir. Sonuçlar, tercihler derken dereceye girenler belli olur. Türkiye şartlarında eşit imkânlarla hazırlanmadığı hâlde aynı sınavlara “eğitimde fırsat eşitliği” adı altında giren çocuklardan bazıları büyük başarılar elde eder. Ardından gerek ulusal basında gerekse sosyal medyada şu tarz haberlere rastlarız: “Filanca köyde çobanlık yapan Mustafa 500 tam puan aldı.”, “Düzenli çalıştı ve başardı.”, “Çevresiyle iletişimini koparıp sadece derslerine odaklandı ve kazandı.”
Toplum olarak biz “en”leri yazar, “en”leri konuşuruz; çünkü prim yapan, ilgi gören budur. Oysa aynı coğrafyada, benzer koşullarda aynı emeği verip sadece üç yanlış yaptığı için “en” olamayan bir çocuk ya da genç, sistem tarafından görmezden gelinir. Sistem adeta şöyle der: “O genç de bu denli çok çalışsaydı, o da 500 puan alıp birinci olurdu.” Maalesef durum tam da tarif ettiğim bu acımasız noktada.
Bu “en” olma hâli, sosyal medyanın da yoğun pompalamasıyla iyice başa bela bir duruma dönüştü: En komik, en başarılı, en çok izlenen, en güzel, en çok takipçisi olan… Etrafımızı tam anlamıyla bir “en olma” furyası, hatta fırtınası sarmış durumda. Eskiden, yani benim çocukluğumda en fazla komşunun çocuğuyla kıyaslanırken, bugün artık tüm Türkiye ile kıyaslanır hâle getirildik. Çocukluğumuzda bizden çalışkan, iyi, namuslu ve dürüst olmamız istenirdi; fakat bunlar nicel olarak ölçülebilir değerler olmadığı için bizden “en iyisi” olmamız beklenmezdi. Bizler, kendi potansiyelimiz doğrultusunda ve ruh sağlığımızı koruyarak kendimizin en iyi versiyonu olmaya çabalardık. Gönül elbette en iyisini ister, bu insan doğasının bir parçasıdır; lakin bu çaba başkalarının takdirini kazanmak için değil, kişinin kendi öz saygısına yaptığı bir yatırım olmalıdır.
Ne var ki bu durum, artık içinden çıkılmaz nevrotik bir hâl almaya başladı. Birey, sırf kendisi için çabalamayı bıraktı; aile içinde “en iyi çocuk”, iş yerinde “en başarılı çalışan”, sanat dünyasında “en güvenilir ünlü” olma yarışına girdi. Her şey, bir başkasının —daha doğrusu başkalarının— onayına ve beğenisine mazhar olma çabasından ibaret hâle geldi.
Oysa hayat, başkalarının kurduğu podyumlarda sergilenen bir yarış değil; kişinin kendi içsel yolculuğudur. Kendimizi başkalarının “en”leriyle ölçmeye devam ettiğimiz sürece, görünürde zirveye çıksak bile ruhumuzda derin bir yetersizlik hissiyle baş başa kalacağız. Belki de yeniden hatırlamamız gereken tek şey; alkışlanan bir “en” olmak değil, kendi sınırlarımız içinde “kendimiz” kalabilmenin ve öz saygımızı koruyabilmenin en büyük başarı olduğudur.
Yazarlar
İÇİMİN EN SEN HALİ
İçimde hep sen varsın; bu yüzden içinde sen olmayan hiçbir şeyi sevemiyorum. Ev mesela… Ancak içinde sen varsan bir anlam ifade ediyor benim için. Sen yoksan ev de yatak da yürek de bomboş, anlamsız kalıyor. Sürekli senin ruhunda bir yerde olmak istiyorum; çünkü benim içim tamamen sensin.
Aslında aklımdan, gönlümden geçenleri anlatmak için başlamıştım bu satırlara ama fark ettim ki içimden sadece sen geçiyormuşsun. “Keşke içimden geçerken orada öylece kalsan,” diyorum bazen. Sonra senin içinde, benim içimdeki sen kadar büyük bir “ben” olmadığı gerçeğiyle yüzleşiyor, bunun imkânsızlığını anlıyorum.
Bir şarkı, “İçinden geçeni söyle, kalırsa yazık olur,” diyordu. Ben de içimde hiçbir şey kalmasın istedim; sen hariç… İçimde saklamak istediğim tek şey sensin ama sen sadece oradasın, derinlerimde. Ne olurdu sanki dışımda da olsaydın, geçmişte olduğu gibi çepeçevre sarsaydın beni? Bizi var ettiğimiz o güzel zamanlara dönebilseydik… Biliyorum; ne sen artık o “biz”e dönebilirsin ne de ben artık olamayacak bir masalın içinde var olabilirim.
Ne güzel demiş Ahmed Arif: “Yokluğun, cehennemin öbür adıdır.” Yokluğunun yarattığı bu cehennemde bana iyi gelen yegâne şey, içimde yaşattığım o kocaman sen. Ama çok korkuyorum; bir gün o da gidecek, bu yangın da sönecek diye. “İnsanoğlu her şeye alışır,” diyorlar. Belki doğrudur… Lakin bunu söyleyenler, böylesi bir sevdanın yoksunluğunu hiç yaşamamış olmalılar ki uzaktan ve böylesine üst perdeden ahkâm kesebiliyorlar.
Oysa bilmedikleri bir şey var: İnsan her şeye alışmaz, sadece yokluğun açtığı o derin uçurumun kenarında yaşamayı öğrenir. Varsın dünya alışmaktan bahsetsin, varsın zaman geçsin… İçimdeki sen, bu cehennemin ortasındaki tek cennetim olarak kalacak. Çünkü seni içimden uğurlamak, kendimi tamamen yok etmek demektir; ben seni sakladıkça varım.
-
Genel1 ay önceHerkes Haklı, Herkes Masum, Kimse Sorumlu Değil
-
Video1 ay önceKöln’de Hayat Durdu! 🎭 Karnaval Coşkusu | Kölle Alaaf!
-
Video1 ay önceViyana’da Büyüleyici Gece | Karlskirche’de Vivaldi Dört Mevsim Konseri
-
Özel Haber2 ay önce“İzmir’in Unutulan Mahallesi: Basmane Sokaklarında Bir Gün”
-
Video1 ay önceKöln’de Tatlı Sektörünün Kalbi Attı | ISM
-
Yazarlar1 ay önceKENDİ GERÇEĞİNE KÖK SALMAK: DİJİTAL ÇAĞDA “KENDİ OLMA” DEVRİMİ
-
Özel Haber5 ay önceİzmir Basın Mensupları Hilton Garden Inn Izmir Bayraklı’nın İftar Yemeğinde Buluştu
-
Yazarlar6 ay önce
Ben bir zeytinim
