Yazarlar
BİR DİLEK TUTTUM..!
BİR DİLEK TUTTUM..!
Bir ilkbahar geleneği
“Aylardan Mayıs, günlerden Hıdırellez; gününüz hep güneşli talihiniz hep bol olsun. Hızır gününüz kutlu olsun..”
Hadi gelin biraz detaylı inceleyelim neler yapılıyor nasıl dilek tutmalıyız.!
Hıdırellez ne zaman ve nasıl ortaya çıktı?
Geçmişi oldukça eskiye dayanan Hıdırellez, kaynaklara göre Anadolu ya da Orta Asya geleneklerinden biri olarak karşımıza çıkıyor. Hıdırellez hakkında birçok efsane olsa da en yaygın inanış darda kalanların yardımcısı olduğu düşünülen Hızır ve denizlerin hakimi olduğuna inanılan İlyas peygamberlerin her yıl 6 Mayıs’ta yeryüzünde bir araya gelmesi. Yılda bir kez karşılaştıklarına inanılan Hıdırellez gününde ise bu yüzden bol bol dua ediliyor ve dilekler tutuluyor.
Hıdırellez Ne Zaman kutlanıyor?
Orta Asya, Anadolu ve Ortadoğu’da yaz bayramı olarak kutlanan Hıdırellez; Türkiye’de Hıdrellez 5 Mayıs’ı 6 Mayıs’a bağlayan gece kutlanırken, Rum Ortodokslar için Aya Yorgi, Katolikler için ise Aziz George günü olarak kutlanıyor. Anadolu, Balkanlar, Kırım, Irak ve Suriye gibi ülkelerde 6 Mayıs tarihinde kutlanan Hıdırellez’de 5 Mayıs tarihinde kış mevsiminin bitip, yaz mevsiminin sıcak günlerinin başladığına inanılıyor. Hıdırellez günü, aynı zamanda Ruz-ı Hızır olarak da adlandırılıyor. Darda kalanlara yardım eden Hızır ile tüm denizlerin hakimi olduğu inanılan İlyas’ın dünyada buluştukları gün olarak kutlanıyor.
Hıdırellez gününün ortaya çıkışıyla ilgili çeşitli rivayetler bulunuyor. Bunlardan kimisine göre bu özel gün Orta Asya, Ortadoğu ve Anadolu kültürlerine ait. Diğer inanışa göre ise Hıdırellez’in, İslamiyet öncesi Orta Asya Türk kültürü ve inançlarına ait olduğu düşünülüyor. Hızır Devgamberin ilkbaharda insanların arasına öncesi Orta Asya Türk kültürü ve inançlarına ait olduğu düşünülüyor. Hızır peygamberin ilkbaharda insanların arasına karışarak bolluk ve bereket dağıttığı, hastalara şifa getirdiği, yardıma ihtiyacı olanlara el attığı bu özel gün, dünyanın pek çok bölgesinde farklı şekillerde kutlanıyor.
Hıdırellez ve Yenilenme Enerjisi
Yazın müjdecisi Hıdırellez kapımızda 5.Mayıs akşamı ateşler yakılacak, üzerinden atlanacak. Tıpkı nevruz bayramında ki gibi, ateş geçmişin yakılmasını temsil ediyor. Eskinin izlerinden özgürleşerek yeniye yer açmak.
Elbette hepimiz yepyeni dilekler dilemek için heyecan duyarız. Ancak dilek zamanlarında ağzımızdan dökülen benzer ifadelerdir. İnşallah bu hıdırellez doğru dilekler dökülür dilimizden. Öncelikle bu bayramın kökenine bakalım;
Hıdır veya Hızır (Arapça: “Yeşil adam”) Kendisine Hızır denilmesinin sebebi, bir hadiste, onun kuru bir yere oturması ve onun ardından o yerin hemen yeşillenivermesi olarak anlatılır. Türk ve Ortadoğu mitolojisinde yer alan ve saygı gören, Kur’anın kehf suresinde de Allah katından kendisine bilgi ve hikmet verildiği ifade edilen bir karakterdir. Kur’anda Musa ile arkadaşlığı anlatılır.
İlim sahibidir ve ab-ı hayattan içerek ölümsüzlüğe erişmiştir. İlyas Peygamber, Musa Peygamberden sonra İsrailoğulların a gönderilmiştir. Onun zamanında Allah yolundan sapanların kısmetleri kesilmişken, İlyas Peygamberin kesilmişken, Ilyas Peygamberin himayesinde bulunan evlerde bolluk bereket hakimdi. Kıtlıktan kurtulamayan ve putlardan bir netice alamayanlar ona yalvardılar ve doğru yola geldiklerini, ondan bereketlerinin açılması için dua etmesini istediler. İlyas Peygamberin duası ile yağmurlar başladı ve bereket geri geldi.
Hızır ve İlyas buluşması
Her ikisi de bereket dağıtır ve sıkıntıda olanlara ferahlık verirler. Yeryüzünde buluştukları gece birbirlerini aramak için gül kokusunu takip eder, gül ağacının altına bakarken yazılmış dilekleri, çizilmiş resimleri görür onlara dokunur ve olması için dua ederlermiş.
Kerametleri
• Uğradıkları yerlere bolluk, bereket, zenginlik sunarlar.
• Dertlilere derman, hastalara şifa verirler.
• Bitkilerin yeşermesini, hayvanların üremesini, insanların kuvvetlenmesini sağlarlar.
• İnsanların şanslarının açılmasına yardım ederler.
• Uğur ve kısmet sembolüdürler.
• Mucize ve keramet sahibidirler.
kesilmişken, Ilyas Peygamberin himayesinde bulunan evlerde bolluk bereket hakimdi. Kıtlıktan kurtulamayan ve putlardan bir netice alamayanlar ona yalvardılar ve doğru yola geldiklerini, ondan bereketlerinin açılması için dua etmesini istediler. İlyas Peygamberin duası ile yağmurlar başladı ve bereket geri geldi.
HIDIRELLEZ ATEŞ
Ateş tıpkı Nevruz bayramında olduğu gibi eskilerden kurtulmak, geçmişi geride bırakmak ve özgürleşmek için yakılır.
Niyet ederek üzerinden atlanır. Tüm tarih boyunca ve günümüzde de uygulanan tütsü yakmakla aynı tesiri taşır, üzerinden atlayan üzerine sinen enerjileri yakar ve hafifler. Odunlar ve yakılanlar bırakılanları temsil eder. Çıkardığı dumanla temas aslında enerjimize sinen geçmişin ağırlığından özgürleşmeyi temsil eder.
Hıdırellez hazırlığı;
Eskilerinizden kurtulun. Evde ve işyerlerinde ki çöplerinizi, birikmişlerinizi atın ve mekanlarınızı temizleyin.
Geçmişinizde vedalaşamadıklarınızı bir kağıda yazın ve eğer hıdırellez ateşi bulursanız burada bulamazsanız evinizde yakın.
Dileklerinizi bir kağıda yazın ve bir keseye koyun, içine 1TL ekleyin. Kesenizi bulabilirseniz gül ağacına, yoksa bir ağaçkoyun, içine 1TL ekleyin. Kesenizi bulabilirseniz gül ağacına, yoksa bir ağaç dalına o da yoksa pencerenizin önüne ya da balkon demirlerinize tutturun. Dışarıda olması, niyetinizi dışarıya açmanızı sembolize eder. Bunların yanında ister evinizin bahçesine, balkonunuza, deniz kıyısında bir yere ya da ağaçlık yeşil bir yerlere küçük taşlarla, tebeşirle yada benzer bir araçla yapacağınız resimde hayallerinizi resmedin.
Balkonunuza ağzı açık cüzdan, bozuk paralar, ya da para kasası resimleri koyarak bereketinizin artmasını dileyebilirsiniz.
Sabah erkenden kalkıp kesenizi, dilek listenizi alın ve eğer gidebiliyorsanız deniz kıyısına, denizden uzaktaysanız akarsu yanına gidin ve buraya bırakın, bunların hiçbiri yoksa cüzdanınıza koyun ve içinizden geldiği bir gün su ile dileğinizi buluşturun. Koyduğunuz 1 TL bereket parası olarak cüzdanınızın bir köşesinde durabilir.
Hıdırellezde ayrıca evinizde güzel kokular yakabilirsiniz. 5 Mayıs günü adaçayı, günlük gibi tütsülerle enerji temizliği yaparak, üzerinizde ki eskimiş ve ağırlaşmış enerjilerden kurtulabilirsiniz. 6 Mayıs sabahı erkenden doğada olun.
akarsu yanına gidin ve buraya bırakın, bunların hiçbiri yoksa cüzdanınıza koyun ve içinizden geldiği bir gün su ile dileğinizi buluşturun. Koyduğunuz 1 TL bereket parası olarak cüzdanınızın bir köşesinde durabilir.
Hıdırellezde ayrıca evinizde güzel kokular yakabilirsiniz. 5 Mayıs günü adaçayı, günlük gibi tütsülerle enerji temizliği yaparak, üzerinizde ki eskimiş ve ağırlaşmış enerjilerden kurtulabilirsiniz.
6 Mayıs sabahı erkenden doğada olun. İster deniz kıyısı, ister yeşil bir alan fark etmez. Dışarı çıkın ve dileyin, olsun.
HIZIR KİMDİR, NE DEMEK?
Hızır’ın kim olduğuna dair çeşitli görüşler var. Tasavvuf çevreleri Hızır’ı bir veli olarak kabul ettiği gibi, onun peygamber olduğunu düşünenler de bulunuyor. Onun ak saçlı, nur yüzlü, sakallı yaşlı bir adam veya dilenci, fakir kılığında göründüğüne inanılıyor. O zor durumdaki insanlara yardım etmesi, iyileri mükafatlandırıp, kötüleri cezalandırması, berekete ve bolluğa kavuşturması gibi özelliklerle biliniyor. Hızır’ın, “hayat suyu” içtiği için sonsuza kadar yaşayacağı da inanışlar arasında yer alıyor. İlyas’ın peygamber olduğu konusunda ise genel kabul bulunuyor. Halk arasında kabul edilen inanışa göre, Hızır karaların ve havanın, İlyas ise suların hakimidir ve bu ikisi birleştiğinde, doğada var olan her şeye güç ve can verdikleri düşünülür..
Hıdırellez’de Neler Yapılır?
Hıdırellez, baharın gelişini ve doğanın uyanışını kutlayan, bereket ve bolluk dileklerinin sunulduğu özel bir gündür. 5-6 Mayıs tarihlerinde kutlanan bu geleneksel bayramda, Hızır ve İlyas’ın yeryüzünde buluştuğuna inanılır ve çeşitli ritüeller ve eğlencelerle kutlanır.
• Ateşten Atlamak: Hıdırellez’in en bilinen ritüellerinden biri ateşten atlamaktır. Ateşin üzerinden atlayan kişilerin nazardan ve hastalıklardan korunduğuna, dileklerinin kabul olacağına inanılır.
• Gül Ağacına Dilek Dilemek: Hıdırellez sabahı gül ağacına dilek dilemek de önemli bir ritüeldir. Dilekler kağıtlara yazılıp gül ağacının dalına asılır veya toprağa gömülür. Hıdırellez’in bereketinden dileklerin gerçekleşeceğine inanılır.
• Hıdırlık Alanlarında Piknik Yapmak:
Hıdırellez’de genellikle yeşillik, sulak ve ağaçlık alanlar tercih edilir. BuBu alanlarda “Hıdırlık” olarak adlandırılan mesire yerlerinde piknik yapılır, oyunlar oynanır, halay çekilir ve eğlenceler düzenlenir.
• Hıdırellez Hediyeleri Vermek:
Hıdırellez günü sevdiklerinize Hıdırellez kurabiyesi, Hıdırellez fındığı veya Hıdırellez çiçeği gibi küçük hediyeler verebilirsiniz.
• Hıdırellez Yemekleri
Yemek: Hıdırellez’e özel bazı yemekler de hazırlanır. Hıdırellez çorbası, hıdırellez pilavı ve hıdırellez tatlısı en bilinen Hıdırellez yemekleridir.
• Hıdırellez Şarkıları Söylemek:
Hıdırellez’e özel geleneksel şarkılar da bu özel günde söylenir. Hıdırellez coşkusu bu şarkılarla daha da artar.
• Hızır Hakkı Kesmek: Baharın ilk kuzusu kesilerek “Hızır Hakkı” olarak fakirlere dağıtılır.
• Evleri Temizlemek ve Açmak:
Hıdırellez’de evler temizlenir, pencereler ve kapılar açılarak bereketin eve girmesine izin verilir.
• Toprağa Tohum Ekmek: Hıdırellez’de
tarlalara bereket getirmesi için tohum ekilir.
• Evleri Temizlemek ve Açmak:
Hıdırellez’de evler temizlenir, pencereler ve kapılar açılarak bereketin eve girmesine izin verilir.
• Toprağa Tohum Ekmek: Hıdırellez’de tarlalara bereket getirmesi için tohum ekilir.
• Nar Patlatmak: Kapıya nar atarak bereket ve bolluk dilimlenir.
• Hıdırellez Bahşişi Vermek: Çocuklara Hıdırellez bahşişi verilir.
Hıdırellez Gelenekleri Nelerdir?
• Su Ritüeli: Hıdırellez günü dere, deniz kenarı veya sulak bir yere gidilerek elin ve yüzün yıkanması geleneğidir. Bu ritüelin insana sağlık vereceğine inanılır.
• Dut Ağacı Ritüeli: Sabah güneş doğmadan dut ağacına gidilerek “dut belimin ağrısını yut” diyerek bel ağrısından kurtulacağına inanılır.
• Nar Patlatmak: Hıdırellez günü kapının önünde nar patlatılarak eve bereket geleceğine inanılır.
• Mushaf Asmak: Hıdırellez gecesinde
sokak kapılarının üzerine Mushaf konularak insanların ve hayvanların altından geçmesi sağlanır. Bu sayede hayvanların sağlıklı besin verdiği ve insanlara şans getirdiğine inanılır.
• Mayalama Ritüeli: Hıdırellez gecesinde iki ekmek mayalanır. Biri yokluk için diğeri ise varlık için yapılır.
Sabaha karşı hangisi daha çok
kabarırsa o senenin nasıl geçeceği
tahmin edilmeye çalışılır.
• Isırgan Otu Asmak: Kapıların üzerine yeşil otlar, özellikle de ısırgan otu asılır. Bu geleneğin amacı, hem hayvanların çok süt vermesi hem de ısırgan otunun eve yapılan büyülerin bozmasıdır.
• Ateşten Atlamak: Hıdırellez gecesinde yakılan ateşten atlanması, kış boyunca insanın üzerine çöken yorgunluğun kalkması için yapılır. Bu ritüelin hastalıklardan ve nazardan da koruduğuna inanılır.
• Taş Ritüeli: Hıdırellez gecesi kapının önüne taş konulur. Eğer taşa karınca dolarsa o yılın bolluk bereket getireceğine inanılır.
Niyet Defteri
Hıdırellez Niyeti Evime, mutfağıma, gelirime İlyas peygamberin duası, Tıkanmış, yavaşlamış, durmuş işlerime Hızır’ın eli değsin Bedenime, sağlığıma buluşmalarının gücü aksın, Hayatıma neşe, keyif, huzur ve bereketin hayırlısı gelsin.
“Bu akşam Hıdırellez kutlu ve bereketli olsun dilekleriniz kabul olsun.”
Sevgilerimle…
Derya Sucukçu
Yazarlar
“Güven bana.”, “İnan ki.”, “İstersen yemin edebilirim.”
Bu cümleler çoğu zaman hakikatin değil, onay bekleyen bir iddianın ön sözüdür. Çünkü doğruluk kendini ispat etmek için yüksek sesle konuşmaz. Güven de yeminle değil, zaman içinde sergilenen tutarlı davranışlarla inşa edilir.
Ne var ki bugün güven, en çok dile getirilen fakat en az hissedilen değerlerden biri hâline gelmiştir. Verilen her söz teminat ister olmuş, dostluklar bile yazılı bir senet arar noktaya gelmiştir. Aslında buna “son zamanların sorunu” demek de eksik kalır. Uzun yıllardır toplum olarak derin bir güven ve iletişim bunalımı yaşıyoruz. İyilik yapmaktan çekinen, iletişim kurmaya korkan, en samimi davranışın bile ardında bir menfaat arayan bir anlayış giderek yaygınlaşıyor.
Koronavirüs dönemini hatırlayalım. Görünmeyen bir virüs nedeniyle insanlar birbirinden uzak duruyor, hastalanmaktan korkuyordu. O salgının aşısı bulundu, tedavisi geliştirildi ve zamanla hayat normale döndü.
Peki ya asıl bulaşıcı hastalık olan güvensizlik? Onun ilacı nedir?
Bugün artık güvenin son demlerini yaşadığını söylemek bile iyimser kalabilir. Güven, toplumsal hayatın birçok alanında ciddi bir erozyona uğramıştır. Aynı çatı altında yaşayan aile bireyleri dahi birbirine kuşkuyla yaklaşırken, yılların dostluğu tek bir sözle sona erebilmekte, dostlukların düşmanlığa dönüşmesi ise yalnızca birkaç dakika sürebilmektedir.
Herkesin kendine göre bir doğrusu olabilir; ancak hakikat tektir. Yalan ise binlerce kılığa bürünür. Bir girdap gibi önce güveni, ardından doğruları, sonunda da insan ilişkilerini yutar. Geriye ise kırılmış gönüller, parçalanmış dostluklar ve birbirine yabancılaşmış insanlar kalır.
Dün saadet zincirleri, bugün kontrolsüz yatırım vaatleri, kripto para dolandırıcılıkları, bazı banka, kuyumcu ve inşaat mağduriyetleri… Saymakla bitmeyen bu örneklerin ortak noktası, yalnızca maddi kayıplar değildir. Asıl kaybedilen, insanların birbirine duyduğu güvendir.
Geçmiş sorgulanıyor, bugün sorgulanıyor, geleceğe dair umutlar bile şüpheyle karşılanıyor. Güzel olanı takdir etmek yerine kusur aramak, samimiyeti anlamaya çalışmak yerine niyet okumak alışkanlık hâline geliyor. Öyle ki artık neredeyse her taşın altında bir art niyet aranıyor.
Öyle bir çağın içindeyiz ki menfaat yoksa selam bile eksik kalıyor. Oysa güven; imzayla değil, karakterle kazanılır. İnsan verdiği söz kadar değil, tuttuğu söz kadar değerlidir.
Peki, ne yapmalıyız?
Kimseye akıl vermek gibi bir iddiam olamaz. Ancak güveni yeniden inşa etmek, bireysel olduğu kadar toplumsal bir sorumluluktur. Bu inşa büyük adımlarla değil, küçük fakat samimi davranışlarla başlar. İçten bir tebessüm, karşılıksız verilen bir selam ve hiçbir menfaat gözetmeden yapılan bir iyilik, toplumsal güvenin yeniden filizlenmesinin ilk adımlarıdır. Çünkü iyilik, insanlığın ortak dilidir.
Bozulan toplumsal yapıya “Boş ver.” demek yerine, “Ne yapabiliriz, nasıl düzeltebiliriz?” sorusunu sormak zorundayız. Güven kendiliğinden oluşan bir duygu değildir; emekle, sabırla, ahlakla ve tutarlılıkla inşa edilen bir değerdir. Bunun için önce sağlam bir karakter temeli atılmalı, önyargılar bir kenara bırakılmalı ve olaylara sükûnetle yaklaşılmalıdır.
Çevremizde ve sosyal medyada toplumu ayrıştıran, fayda üretmeyen, yalnızca öfkeyi ve kutuplaşmayı besleyen söylemleri çoğaltmak yerine; saygıyı, nezaketi, birlik ruhunu ve ortak iyiyi güçlendiren seslere destek vermeliyiz. Toplumu zedeleyen her fikri sırf “özgürlük” adına alkışlamak ya da görmezden gelmek yerine, hukuk ve ahlak zemininde mücadele etmek de bir vatandaşlık sorumluluğudur.
Unutulmamalıdır ki güven, bir toplumun görünmeyen harcıdır. Harcı bozulan bina nasıl ayakta kalamazsa, güveni yıpranmış toplumlar da uzun süre ayakta kalamaz. Güveni yeniden tesis etmek; sadece bugünü değil, çocuklarımıza bırakacağımız yarını da inşa etmektir. Belki de bugün birbirimize verebileceğimiz en büyük söz, “Güven bana.” demek değil; güvenilecek bir insan olmaya gayret etmektir.
Yolunuz gül renginde , gül kokusunda olsun her daim.
Yazarlar
Korkunun İnşası
İnsan bazen yaşadığı tehlikelerden değil, kendisine sürekli gösterilen tehlikelerden korkmaya başlar.
Korku, insanı hayatta tutan en eski duygulardan biridir. Tehlikeyi fark etmemizi sağlar. Önlem almamızı sağlar. Gerektiğinde kaçmamızı, gerektiğinde mücadele etmemizi sağlar. Bu yönüyle korku, düşmanımız değil; yaşamı koruyan doğal bir mekanizmadır.
Sorun, korkunun kendisi değildir. Sorun, korkunun yönüdür.
Çünkü insan zihni, her tehlikeyi aynı ölçüde değerlendirmez. Bazen en büyük tehlikeyi gözden kaçırırken, en görünür olana odaklanır. Bunun nedeni yalnızca yaşanan olaylar değildir; o olayların bize nasıl ve ne sıklıkla gösterildiğidir.
Bir toplumun korkuları çoğu zaman yaşanarak değil, tekrar edilerek büyür. Aynı görüntüler… Aynı başlıklar… Aynı hikâyeler… Aynı öfke… Aynı cümleler… Bir süre sonra zihnimiz, sürekli gördüğünü en büyük gerçek sanmaya başlar.
İnsan beyni ilginç bir şekilde çalışır. Sık karşılaştığı örnekleri, en yaygın örnekler gibi algılama eğilimindedir. Bu yüzden bazen istatistiklerden çok hikâyeler etkiler bizi. Bir olayın kaç kez yaşandığından çok, kaç kez karşımıza çıktığı belirler korkularımızı. İşte tam da bu nedenle, çağımızın en büyük güçlerinden biri bilgi üretmek değil, dikkat yönetmektir. Çünkü dikkatimizi yöneten, zamanla korkularımızı da yönlendirir.
Korku yalnızca bireysel bir duygu değildir. Toplumsal bir iklim de oluşturur. Hangi olayları konuştuğumuz… Hangilerini görmezden geldiğimiz… Hangi acılara ağladığımız… Hangilerine sessiz kaldığımız… Bütün bunlar, bir toplumun vicdan haritasını da şekillendirir.
Hiçbir toplum bütün acılara aynı anda odaklanamaz. Bu mümkündür de değildir. Fakat bir toplum, yalnızca belirli acıları görmeye başladığında başka acılar görünmez hâle gelir. İşte bu görünmezlik, zamanla adalet duygusunu da zedeler. Çünkü hakikat, tek bir pencereden bakıldığında eksik görünür.
Bir şehirde güvenlikten söz ediyorsak, bunu tek bir başlık altında konuşamayız. Çocukların güvenliği… Kadınların güvenliği… Yaşlıların güvenliği… Hayvanların güvenliği… Trafik güvenliği… Deprem güvenliği… Ekonomik güvenlik… Psikolojik güvenlik…Hepsi aynı bütünün parçalarıdır. Birini mutlaklaştırıp diğerlerini görünmez kıldığımızda, güvenliği değil; güvenlik algısını yönetmiş oluruz. Toplumların en büyük yanılgılarından biri de budur. Algıyı, gerçeğin yerine koymak.
Elbette her risk ciddiye alınmalıdır. Hiçbir insanın yaşadığı acı küçümsenemez. Hiçbir mağduriyet, “daha önemli sorunlar var” denilerek değersizleştirilemez. Fakat aynı şekilde hiçbir tekil sorun da, toplumun bütün gerçekliğini temsil ediyormuş gibi sunulmamalıdır. Çünkü korku, yönünü kaybettiğinde sağduyuyu da yanında götürür. Sağduyusunu kaybeden toplumlar ise çözüm üretmek yerine taraf üretmeye başlar. Artık insanlar aynı sorunun çözümünü konuşmaz. Birbirlerini konuşurlar. Karşı tarafın niyetini tartışırlar. Bir süre sonra gerçek sorun arka planda kalır; öfke ön plana çıkar. İşte kutuplaşma tam da böyle büyür.
Bazen bir olayın kendisi değil, o olay etrafında kurulan dil toplumu yorar. Çünkü dil yalnızca bilgi taşımaz. Duygu da taşır. Bir toplum her gün korkuyla konuşursa, zamanla korkuyla düşünmeye başlar.
Korkuyla düşünen insanlar ise daha hızlı yargılar, daha az dinler ve daha zor empati kurar. Belki de bu yüzden bugün kendimize başka bir soru sormamız gerekiyor:
Bizi gerçekten yaşadığımız olaylar mı yönlendiriyor? Yoksa sürekli maruz kaldığımız anlatılar mı?
Bu soru, yalnızca medya için değil, hepimiz için önemlidir. Çünkü her paylaşım, her başlık ve her tekrar; yalnızca bir bilgi dolaşıma sokmaz. Aynı zamanda bir duygu üretir. Bir korku üretir. Bir öfke üretir. Ya da bir umut üretir.
Toplumlar yalnızca kanunlarla şekillenmez. Anlattıkları hikâyelerle de şekillenir. Bu yüzden hangi hikâyeyi büyüttüğümüz kadar, hangi hikâyeyi görünmez bıraktığımız da geleceğimizi belirler.
Belki de gerçek sorumluluğumuz, insanlara ne düşüneceklerini söylemek değildir. Onlara, tek bir pencereden bakmanın hakikati eksiltebileceğini hatırlatmaktır. Çünkü korku, hakikatin yerine geçtiğinde yalnızca güven duygumuzu değil, muhakeme yeteneğimizi de sessizce elimizden alır.
Ve bir toplum, korkularını yönetemediğinde; çoğu zaman kararlarını da kendisi veremez hâle gelir.
Yazarlar
Vitrin Güzel, Hayat Dağınık
Biz gerçekten pratik zekâsı yüksek bir milletiz.
Sorunları çözmek gibi yorucu işlerle vakit kaybetmiyoruz; onları görünmez hâle getiriyoruz. Yoksulluk mu var? Önüne paravan çekeriz. Yol mu bozuk? Misafir gelince yaparız. Emekli geçinemiyor mu? Sabır tavsiye ederiz. Genç umutsuz mu? Ona biraz tarih, biraz hamaset, biraz da “şükret” karışımı veririz.
Böylece herkes kendi acısını unutmasa bile en azından onu konuşmamayı öğrenir.
Ankara’da uluslararası bir zirve yapıldı. Şehir hazırlandı, yollar düzenlendi, görüntüyü bozan ne varsa toparlandı. Elbette devlet misafir ağırlar, başkentini düzenler, güvenlik önlemi alır. Buna kimsenin itirazı yok.
İtirazımız başka bir yere: Bu kadar imkân birkaç günlüğüne bulunabiliyorsa, neden yıllardır halkın gündelik hayatı için bulunamıyor?
Demek ki yol yapılabiliyormuş. Demek ki şehir düzenlenebiliyormuş. Demek ki görüntü istenince değişebiliyormuş.
Peki emeklinin sofrası neden değişmiyor? Yoksul mahallelerin kaderi neden değişmiyor?Barınaklara, sokaklara, okullara, hastanelere, kiralara gelince neden imkânlar birdenbire buharlaşıyor?
Ama meseleye böyle bakmak biraz tehlikeli. Çünkü düşünmeye başlarsak huzurumuz kaçar. Onun için bize daha kullanışlı gündemler gerekir.
Mesela sosyal medyada birbirimizi yiyebiliriz. Birimiz hayvanların yaşam hakkını savunuruz, öbürümüz bütün sokak hayvanlarını ülkenin baş meselesi ilan ederiz. Birimiz yoksulluğu konuşmak isteriz, diğeri hemen bambaşka bir tartışma açar. Birimiz adalet deriz, öbürümüz “Şimdi sırası mı?” diye sorar. Birimiz soru sormaya kalkarız, öbürümüz devreye girip “Vardır bir bildikleri” cümlesini kutsal mühür gibi basarız. Ne büyük kolaylık!
Düşünmeye gerek yok. Sorgulamaya gerek yok. Gerçeğe bakmaya gerek yok.
Hazır şablon cevaplarımız var bizim hazır gündemlerimiz: “Devlet bilir.” “Dış güçler yapıyor.” “Memleketin başka derdi yok mu?” “Sen önce şunu konuş.” “Bunlar hep algı.”……….
Aslında en büyük algı, algı kelimesinin kendisi oldu. Ne zaman gerçek bir sorun konuşulsa, hemen üstüne bu kelime örtülüyor. Yoksulluk algı. Geçim sıkıntısı algı. Hayvanların meçhul akıbeti algı. Aydınların susturulması algı. Gençlerin umutsuzluğu algı.Emeklinin pazarda fileyi dolduramaması da muhtemelen optik bir yanılsama.
Zaten bu ülkede bazı şeyler ancak bizim kapımıza dayanınca gerçek oluyor. Kendi babamız geçinemeyince ekonomi bozuluyor. Kendi çocuğumuz iş bulamayınca liyakat sorunu başlıyor. Kendi mahallemizin önü kapatılınca yoksulluk görünür oluyor. Kendi sevdiğimiz hayvan kaybolunca barınaklar aklımıza geliyor. Kendi fikrimiz değersiz görülünce özgürlük kıymetleniyor.
O zamana kadar her şey gayet normal.
Bir yanda ihtişamlı yapılar, ışıklı salonlar, protokol düzeni ve büyük cümleler var. Diğer yanda pazarın son saatini bekleyen emekliler, ay sonunu hesaplayan aileler, ne olacağı bilinmeyen sokak hayvanları, konuştuğu için bedel ödeyen insanlar ve her gün biraz daha yorulan bir toplum var.
Fakat biz yine de rahatız. Çünkü görüntü fena değil.
Yollar yapılmış. Paravanlar kurulmuş. Sokaklar temizlenmiş. Törenler tamamlanmış.Kameralar doğru açıya yerleştirilmiş. Geriye sadece halkın gerçek hayatı kalmış. O da zaten kadraja girmese daha iyi.
Bir ülkenin ayıbı yoksul insanlarının olması değildir. Asıl ayıp, yoksulluğu azaltmak yerine yoksulun görünmesini engellemektir. Bir toplumun sorunu hayvanların sokakta olması değildir; yaşam hakkını öfke malzemesine çevirmesidir. Bir devletin itibarı büyük binalarla değil, küçük insanların onuruyla ölçülür. Ama biz galiba itibarı biraz yanlış anladık.
Bize göre itibar, dışarıdan bakınca güzel görünmek. İçeride ne yaşandığı çok da önemli değil. Yeter ki misafirler geçerken düzen bozulmasın. Yeter ki kameralar ön cepheyi çeksin. Yeter ki sosyal medya kendi kavgasına devam etsin. Yeter ki kimse asıl soruyu sormasın:
Bu ülkede neden görüntü halktan daha kıymetli? İşte bütün mesele bu.
Biz yoksulluğu değil, yoksulluğun fotoğrafını düzeltiyoruz.
Vicdanı değil, vitrini parlatıyoruz.
Hayatı değil, dekoru yeniliyoruz.
Sonra da büyük bir ciddiyetle kendimizi tebrik ediyoruz:
Her şey yolunda. Saraylar ışıl ışıl. Paravanlar sağlam. Halk meşgul. Sosyal medya öfkeli.Vicdan geçici olarak sessizde. Yani anlayacağınız, memleket yönetilmiyor; kusursuz bir sahne düzeni kuruluyor.
Dekorun arkasında ne olduğunu soranlara da her zamanki cevabı veriyoruz:
“Şimdi sırası mı?”
-
Genel1 ay önceHerkes Haklı, Herkes Masum, Kimse Sorumlu Değil
-
Video1 ay önceKöln’de Hayat Durdu! 🎭 Karnaval Coşkusu | Kölle Alaaf!
-
Yazarlar1 ay önceKENDİ GERÇEĞİNE KÖK SALMAK: DİJİTAL ÇAĞDA “KENDİ OLMA” DEVRİMİ
-
Özel Haber1 ay önce“İzmir’in Unutulan Mahallesi: Basmane Sokaklarında Bir Gün”
-
Video1 ay önceViyana’da Büyüleyici Gece | Karlskirche’de Vivaldi Dört Mevsim Konseri
-
Video1 ay önceKöln’de Tatlı Sektörünün Kalbi Attı | ISM
-
Özel Haber5 ay önceİzmir Basın Mensupları Hilton Garden Inn Izmir Bayraklı’nın İftar Yemeğinde Buluştu
-
Yazarlar6 ay önce
Ben bir zeytinim
