Bizi Takip Edin

Yazarlar

Av.Yusuf AKIN Yazdi;MAVİ UMMAN…

yazar

Yayınlandı

Tarih

Bir mavi umman düşlerdim…

MAVİ UMMAN

Bir mavi umman düşlerdim.
Küçüktüm, minnacıktı ellerim.
Herkese, arkadaşlarıma, kuşlara, börtü böceğe hep bu düşümde bahsederdim.

İçinde küçücük bir ada etrafı palmiyelerle çevrili.

İnce ağaç dallarıyla yapılmış bir sal.
Yüreği narin, elleri tanrıya yazılmış, gözleri ummandan daha derin bir yar.
Soğuk sularıyla içimi serinleten bir dere.

Sıcak sözleriyle gönlüme dokunan bir dilber sere serpe.

Reklam

Otantik dokusuyla çiçeklerle dokunmuş bir düzlük.

Meme uçlarında İrem cennetlerinden bir ırmağın şırıl şırıl döküldüğü bal teknesine benzer meyveler.
Sarı bir toprak üzerine kondurulmuş bir hayma.

İçinde bir kaç kıymetli, gönlü titreten ses. Dokundukça gönlü esir alan bir ten, konuştukça ıtırlar saçan bir nefes.

Akşamları kızıla boyalı bir gökyüzü, güneş ufukta selamlayarak giderken.
Bütün hücrelerimle birlikte güneşi taklide çalışırdım, içimde yanardağlar, o kızıl gökyüzüne benzer dudakları öperken.

Reklam

Gece başlar, turkuaz mavisi bir gökyüzü, kanat çırpan sevgilim martılar.

Ocakta kaynayan akşam yemeği gibi fokurdardı o, kar beyazı bedene duyduğum arzular.

İçimde bir tutku olurdu geceye doğan tüm komşu yıldızlara duyduğum yakınlık. Konaklardım, bir yıldızdan daha ışıltılı kollarda yıldızlardan daha bir rahatlık.

Karanlık çöktüğünde küçük Ada’mın yemyeşil koyaklarına.
Bende başlardı inceden bir uyanmışlık, uyanıklık.

Reklam

Örterdim tüm hasırdan ördüğüm örtüleri kapıya, ruhum kapıdan çıkar âleme dağılırdı, bir Venüs’ten aydınlık.
Sesler duyardım, bir konçerto tadında.
Gülümsemeler, memeye uzanan bebeğinkine denk.

Kokular gelirdi burnuma bir geyiğinin kaburgalarından araklanmış misk-i amber tadında.

Dokunduğum tüm nesneler bir kadının kulak memeleri kadar yumuşacık.
Seyrüseferim devam ederdi âlemde.
Yerde gördüklerim üç beş tadımlık gibi kalırdı bazen.

Bitmesin isterdim gece.
Bacak aralarıma alır sıkardım geceyi günlerce.

Reklam

Gece, parlment mavisi gece.
Sımsıcak bir haymanın içinde hafif serince.

Serince bedenini toprak önüme, benden bir heyecan kopardı, sanki tur dağını avuçlarının içine almış bir Musa gibi delice.

Toprağı, o kıvrım kıvrım derinleşen toprağı; avuçlardım, sıkardım, bağrıma basardım, çöl ortasında susuz kalmış mecnun gibi kimsesizce.

Ey toprak derdim; dostumsun, kardeşimsin, annemsin, babamsın, sevgilimsin vel hâsılı Şems-i

Tebrizi’msin, kurak iklimlerde damağı yanmış bir Celaleddin gibi, delice dönerek ney eşliğinde, boynu bükük bir yetim olurdum, sessizce.

Reklam

Yar olurdum bütün nebatata, sevgili olurdum uçan arıya, bir kürek olurdum umarsızca toprağı deşeleyen köstebeğe, soframı paylaşırdım yanıma gizlice sokulan akreple.
O anda, işte o anda sen gelirdin sabah tan yeri aydınlanırken, martılar süzülürken gökyüzünde.

Ummanda mis gibi bir dost kokusu çarpardı, alize rüzgârları eşliğinde senin öptüğün yüzüme.

Almaya çalışırdım yerden bir demet kırçiceğini, sen uyarırdın beni dalgalardan daha güzel sesinle.

“Sakın koparma” derdin, “orada daha güzeller” derdin.

Reklam

Ben sana çiçek olurum, derdin ve verirdim ellerimi senin narin o güzel ellerine.

Sımsıkı tutardın ellerimi bir çınar dalı gibi.

Ben sana uzanırdım, bir sarmaşık olurdum, sarardım her yanını.
İklimler değişirdi, yağmur yağardı.
Adamız sımsıcak bir yuvaydı.

Sen dokundun, gönül kelimelerinle uykumda bana.

Reklam

Ve bu ruh bu tadı asla unutmadı ya.

Av Yusuf AKIN/11.03.2023/İzmir

Okumaya Devam Et
Reklam
Yorum Yapın

Leave a Reply

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yazarlar

Vitrin Güzel, Hayat Dağınık

Yayınlandı

Tarih

Biz gerçekten pratik zekâsı yüksek bir milletiz.

Sorunları çözmek gibi yorucu işlerle vakit kaybetmiyoruz; onları görünmez hâle getiriyoruz. Yoksulluk mu var? Önüne paravan çekeriz. Yol mu bozuk? Misafir gelince yaparız. Emekli geçinemiyor mu? Sabır tavsiye ederiz. Genç umutsuz mu? Ona biraz tarih, biraz hamaset, biraz da “şükret” karışımı veririz.

Böylece herkes kendi acısını unutmasa bile en azından onu konuşmamayı öğrenir.

Ankara’da uluslararası bir zirve yapıldı. Şehir hazırlandı, yollar düzenlendi, görüntüyü bozan ne varsa toparlandı. Elbette devlet misafir ağırlar, başkentini düzenler, güvenlik önlemi alır. Buna kimsenin itirazı yok.

Reklam

İtirazımız başka bir yere: Bu kadar imkân birkaç günlüğüne bulunabiliyorsa, neden yıllardır halkın gündelik hayatı için bulunamıyor?

Demek ki yol yapılabiliyormuş. Demek ki şehir düzenlenebiliyormuş. Demek ki görüntü istenince değişebiliyormuş.

Peki emeklinin sofrası neden değişmiyor? Yoksul mahallelerin kaderi neden değişmiyor?Barınaklara, sokaklara, okullara, hastanelere, kiralara gelince neden imkânlar birdenbire buharlaşıyor?

Ama meseleye böyle bakmak biraz tehlikeli. Çünkü düşünmeye başlarsak huzurumuz kaçar. Onun için bize daha kullanışlı gündemler gerekir.

Mesela sosyal medyada birbirimizi yiyebiliriz. Birimiz hayvanların yaşam hakkını savunuruz, öbürümüz bütün sokak hayvanlarını ülkenin baş meselesi ilan ederiz. Birimiz yoksulluğu konuşmak isteriz, diğeri hemen bambaşka bir tartışma açar. Birimiz adalet deriz, öbürümüz “Şimdi sırası mı?” diye sorar. Birimiz soru sormaya kalkarız, öbürümüz devreye girip “Vardır bir bildikleri” cümlesini kutsal mühür gibi basarız. Ne büyük kolaylık!

Reklam

Düşünmeye gerek yok. Sorgulamaya gerek yok. Gerçeğe bakmaya gerek yok.

Hazır şablon cevaplarımız var bizim hazır gündemlerimiz: “Devlet bilir.” “Dış güçler yapıyor.” “Memleketin başka derdi yok mu?” “Sen önce şunu konuş.” “Bunlar hep algı.”……….

Aslında en büyük algı, algı kelimesinin kendisi oldu. Ne zaman gerçek bir sorun konuşulsa, hemen üstüne bu kelime örtülüyor. Yoksulluk algı. Geçim sıkıntısı algı. Hayvanların meçhul akıbeti algı. Aydınların susturulması algı. Gençlerin umutsuzluğu algı.Emeklinin pazarda fileyi dolduramaması da muhtemelen optik bir yanılsama.

Zaten bu ülkede bazı şeyler ancak bizim kapımıza dayanınca gerçek oluyor. Kendi babamız geçinemeyince ekonomi bozuluyor. Kendi çocuğumuz iş bulamayınca liyakat sorunu başlıyor. Kendi mahallemizin önü kapatılınca yoksulluk görünür oluyor. Kendi sevdiğimiz hayvan kaybolunca barınaklar aklımıza geliyor. Kendi fikrimiz değersiz görülünce özgürlük kıymetleniyor.

O zamana kadar her şey gayet normal.

Reklam

Bir yanda ihtişamlı yapılar, ışıklı salonlar, protokol düzeni ve büyük cümleler var. Diğer yanda pazarın son saatini bekleyen emekliler, ay sonunu hesaplayan aileler, ne olacağı bilinmeyen sokak hayvanları, konuştuğu için bedel ödeyen insanlar ve her gün biraz daha yorulan bir toplum var.

Fakat biz yine de rahatız. Çünkü görüntü fena değil.

Yollar yapılmış. Paravanlar kurulmuş. Sokaklar temizlenmiş. Törenler tamamlanmış.Kameralar doğru açıya yerleştirilmiş. Geriye sadece halkın gerçek hayatı kalmış. O da zaten kadraja girmese daha iyi.

Bir ülkenin ayıbı yoksul insanlarının olması değildir. Asıl ayıp, yoksulluğu azaltmak yerine yoksulun görünmesini engellemektir. Bir toplumun sorunu hayvanların sokakta olması değildir; yaşam hakkını öfke malzemesine çevirmesidir. Bir devletin itibarı büyük binalarla değil, küçük insanların onuruyla ölçülür. Ama biz galiba itibarı biraz yanlış anladık.

Bize göre itibar, dışarıdan bakınca güzel görünmek. İçeride ne yaşandığı çok da önemli değil. Yeter ki misafirler geçerken düzen bozulmasın. Yeter ki kameralar ön cepheyi çeksin. Yeter ki sosyal medya kendi kavgasına devam etsin. Yeter ki kimse asıl soruyu sormasın:

Reklam

Bu ülkede neden görüntü halktan daha kıymetli? İşte bütün mesele bu.

Biz yoksulluğu değil, yoksulluğun fotoğrafını düzeltiyoruz.

Vicdanı değil, vitrini parlatıyoruz.

Hayatı değil, dekoru yeniliyoruz.

Sonra da büyük bir ciddiyetle kendimizi tebrik ediyoruz:

Reklam

Her şey yolunda. Saraylar ışıl ışıl. Paravanlar sağlam. Halk meşgul. Sosyal medya öfkeli.Vicdan geçici olarak sessizde. Yani anlayacağınız, memleket yönetilmiyor; kusursuz bir sahne düzeni kuruluyor.

Dekorun arkasında ne olduğunu soranlara da her zamanki cevabı veriyoruz:

“Şimdi sırası mı?”

Okumaya Devam Et

Yazarlar

NATO firik ROTA enginar…

Yayınlandı

Tarih

Uslanmaz gizil planların merkez üssü, sunağı.

İnsanlık yaşamı edinmiş dert, onlar zehirli ağı.

Sabırla örülmüş yedibin yıllık insanlık tarihi hiç.

Kuleleri güvenli, halklar onlar için kızarmış piliç.

Hep barut, hep metal, hep neftin peşinde güruh.

Reklam

Suratları kösele kof bedenlerinde barınmaz ruh.

Açıkta sırıtır, bond çantaları merhametsiz plan.

Güya halklardan yanalarmış, koca bir çete, klan.

İnsanlık, su, aş, barınak ihtiyaçlardan mahrum.

Güneş yetmedi, mars’ta istiyorlarmış solaryum.

Reklam

Bütün dünyanın nimetlerini bir çırpıda yakarlar.

Haritalar ateş topu, sırça köşklerinde bakarlar.

Doğan her canlı eksik, geleceği ipotek altında.

Sal bulamaz bir köylü, onlar lüks içinde yatında.

Gırtlaklarına kadar sıkılı, pirinç üreten bir çiftçi

Reklam

Aş beğenmeyen obezler, gündüz siesta, neftçi.

Dünyalı insanlar hep birlikte, uykudan uyansa.

Emperyalizme dur deyip, mazlumlar için yansa.

O zaman aydınlanır, bütün karanlık coğrafyalar.

Karanlıkta beslenen o yarasalar, avucunu yalar.

Reklam

Kurmuşlar alengirli bir düzen, temiz tas kayıp.

Ne utançları kalmış, ne de hakikate karşı ayıp.

Erdemliler, gelmeyin hakka karşı propagandaya.

Bilgelerle, ariflerle yol alın, yoksa kalırsınız yaya.

Reklam
Okumaya Devam Et

Yazarlar

Değer verdiğin kişi gerçekten seni hak ediyor mu?

Yayınlandı

Tarih

Değer verdiğin kişi gerçekten seni hak ediyor mu?

İnsan, sevdiği için değil; çoğu zaman çocukluğunda eksik kalan duyguyu tamamlamak istediği için yanlış insanlara bağlanır.

Bu yüzden bazı ilişkilerde sevgi değil, onaylanma ihtiyacı yaşanır. Bazılarında aşk değil, terk edilme korkusu konuşur. Bazılarında ise bağlılık sandığımız şey, aslında kendimizi kaybetme pahasına sürdürdüğümüz bir mücadeledir.

Bir klinik psikolog olarak en sık duyduğum cümlelerden biri şudur:

“Ben ona çok değer verdim.”

Reklam

Ben ise ardından hep aynı soruyu sorarım:

“Peki, o senin değerini korudu mu?”

Çünkü sevmek, hak etmek için yeterli değildir.

Seni sürekli bekleten…
Duygularını küçümseyen…
Varlığını sıradanlaştıran…
Yokluğunda hiçbir şey eksilmemiş gibi yaşayan…
Sana yalnızca ihtiyacı olduğunda yaklaşan biri, sevgini alıyor olabilir; ama seni hak etmiyor olabilir.

Sağlıklı bir ilişkide insan kendini ispat etmek zorunda kalmaz. Sevilmek için eksilmez, kabul görmek için susmaz, terk edilmemek uğruna kendinden vazgeçmez.

Reklam

Ve unutmayın…

Bir insanın size verdiği değeri, size söyledikleri değil; sizi kendinize nasıl hissettirdiği belirler.

Eğer bir ilişkinin sonunda kendinizi daha küçük, daha yalnız, daha yetersiz ve daha değersiz hissediyorsanız, kaybetmekten korkmanız gereken kişi o değildir.

Asıl kayıp; bir başkasını kazanabilmek uğruna, kendinizi yavaş yavaş kaybetmiş olmanızdır.

Çünkü sizi hak eden insan, kalbinizi fethetmeye çalışmadan önce güveninizi korur; sevginizi istemeden önce ruhunuza iyi gelir. Hak etmeyen ise sizden sevgi ister, sonra o sevgiyi tüketir.

Reklam

Kendinizi, sizi sevmeyen birinin eksikliğine değil; sizi gerçekten hak eden insanların varlığına emanet edin. Çünkü bir gün geriye dönüp baktığınızda, canınızı acıtan şey terk edilmek değil, uğruna kendinizden vazgeçtiğiniz kişi olacaktır.

Uzm. Psk. Emine Çiçek
Akademisyen

Okumaya Devam Et

Trenler

Avrupa Medya Grup© 2026. Her hakkı saklıdır.