Yazarlar
Gitmeyi Seçtiğim Gün
Nurcan Erol Yazdı: Gitmeyi Seçtiğim Gün
Gitmeyi Seçtiğim Gün
Bazen insan, en çok sevdiği yerden sessizce çıkar.
Bazı kadınlar bir gün saçını kestirir.
Dışarıdan bakıldığında bu sadece bir değişiklik gibi görünür. Oysa bazen bir kadının saçından düşen her tel, içinde büyüyen bir vedanın parçasıdır.
Ben o gün aynanın karşısına geçtim. Uzun uzun kendime baktım. Sanki içimde biriken, dile gelmeyen her şey saçlarımda toplanmıştı. Taşıdığım sadece anılar değil, ertelenmiş vedalardı.
Ve kestim.
Saçımı değil sadece… Beklemeyi kestim. Olmayana tutunmayı kestim. İçimde dallanıp budaklanan o ihtimali kökünden kestim. Her düşen telde biraz daha kendime döndüm.
Çünkü bazı hikâyeler vardır; içinde sevgi olduğu hâlde yarım kalır. Ne eksik bir kalp vardır ortada ne de yanlış bir insan. Sadece kurulmamış bir “biz”in sessizliği dolaşır aramızda. Biz de öyleydik.
Sevdik birbirimizi, gerçekten. Ama bazen sevgi, aynı yolda yürümeye yetmez. İki kalp aynı anda çarpabilir; ama hayat her zaman aynı ritimde akmaz. İnsan bunu fark ettiğinde içinde ince, derin bir sessizlik birikir. Ne öfkeye dönüşür bu ne de kırgınlığa… Sadece yorar. Çünkü ortada düzeltebileceğin bir yanlış yoktur.
Uyumluyduk… ama doğru yürütmeyi başaramadık.
Belki de bu yüzden en zorudur: Suçlayamadan vazgeçmek.
Ben de öyle yaptım. Onu sevmeyi bırakmadım; ama bizim olamayacağımız gerçeğine yavaşça yaklaştım. Çünkü bazı duygular ne kadar gerçek olursa olsun, her gerçek bir hikâyeye dönüşmez. Ve insan, en çok da gerçekleşmeyecek ihtimallerde tükenir.
O gün anladım ki gitmek, her zaman sevgisizlik değildir. Bazen gitmek, iki kalbin birbirine zarar vermemesi için aldığı en sessiz, en olgun karardır.
Sessizce gittim. İçimde hâlâ bir sevgiyle; ama ilk defa gerçeğin ağırlığını inkâr etmeden.
Ve o gün, onu değil…
Hiç var olamamış bir “bizi” bıraktım.
Yazarlar
İnsanların En Büyük Açlığı: Anlaşılmak
Modern insanın en büyük sorunu nedir?
Bu soruya verilen cevaplar genellikle benzerdir: Ekonomik sorunlar… Gelecek kaygısı…Yalnızlık… Stres… Tükenmişlik…
Bunların hepsi doğrudur. Ama çoğu zaman gözden kaçan daha derin bir ihtiyaç vardır:
Anlaşılmak.
İnsan yalnızca ekmeğe, suya ve güvenliğe ihtiyaç duymaz. Aynı zamanda görülmeye, duyulmaya ve anlaşılmaya da ihtiyaç duyar. Belki de bu yüzden bazı insanlar hayatları boyunca kendilerini anlatmaya çalışırlar.
Çocuk anne-babasına anlatmaya çalışır. Eş eşine anlatmaya çalışır. Genç ailesine anlatmaya çalışır.
Yaşlılar çevrelerine anlatmaya çalışır.
Fakat çoğu zaman insanlar dinlenmez; değerlendirilir. Anlaşılmaz; yorumlanır. Duyulmaz; yargılanır.
Bir insan konuşurken çoğu kişi gerçekten dinlemez. Sadece cevap vermek için bekler.Karşısındakinin ne hissettiğini anlamaya çalışmak yerine ona ne söylemesi gerektiğini düşünür. Bu nedenle günümüzde iletişim arttıkça anlaşılma duygusu azalmaktadır.
Telefonlarımızda yüzlerce kişi kayıtlı olabilir. Sosyal medyada binlerce takipçimiz olabilir.Fakat içimizi gerçekten açabileceğimiz insan sayısı bazen bir elin parmaklarını bile geçmez.Çünkü insan kalabalıklar içinde de yalnız kalabilir. Yalnızlık her zaman etrafta kimsenin olmaması değildir. Bazen kimsenin sizi anlamaması da yalnızlıktır.
Bugün birçok ailede sorun sevgisizlik değildir. Birçok ilişkide eksik olan şey sadakat de değildir. Eksik olan şey çoğu zaman duygusal temas kurabilmektir.
Birbirine aynı evde yaşayan insanlar bazen yıllarca aynı masada oturur ama birbirlerinin iç dünyasını tanımaz. Çocuk okuldan gelir. Anne sorar:
“Bugün okul nasıldı?”
“İyi.”
Konuşma biter.
Oysa çocuğun içinde belki korkular, kırgınlıklar, hayal kırıklıkları dolaşıyordur. Eş akşam eve gelir.
“İşler nasıl?”
“Yoğun.”
Konuşma yine biter.
İnsanların hayatlarında konuşulmayan binlerce duygu birikmeye başlar. Çünkü çoğu insanın derdi çözüm bulmak değildir. Önce anlaşılmak ister.
Bir insanın yaşadığı acıyı hemen düzeltmeye çalışmak yerine onun yanında kalabilmek büyük bir beceridir.
Bazen en iyileştirici cümle öğüt vermek değildir.
“Seni anlıyorum.”
“Bu senin için zor olmalı.”
“Anlatmak ister misin?” demektir.
Çünkü insan kendisini gerçekten anlayan biriyle karşılaştığında yalnızca rahatlamaz; yeniden güç bulur. Belki de bu yüzden hayatımızdaki en unutulmaz insanlar en çok konuşanlar değil, bizi en iyi dinleyenlerdir. Ve belki de modern çağın unuttuğu en önemli şey şudur: İnsanların her zaman akla değil, önce kalbe dokunulmaya ihtiyacı vardır. Çünkü anlaşılmak, insan ruhunun en derin ihtiyaçlarından biridir.
Ve bazen bir insanın hayatını değiştiren şey büyük tavsiyeler değil, ilk kez gerçekten duyulduğunu hissetmesidir.
Yazarlar
KENDİ GERÇEĞİNE KÖK SALMAK: DİJİTAL ÇAĞDA “KENDİ OLMA” DEVRİMİ
Bugün, modern dünyanın ve dijital çağın getirdiği yoğun bilgi bombardımanı altında, insanlığın karşı karşıya kaldığı en büyük varoluşsal krizlerden biri “kendisi kalabilmek”. Her gün ekranlardan üzerimize akan mükemmel hayat şablonları, filtrelenmiş bedenler, idealize edilmiş başarı formülleri ve toplumsal roller, bireyi adeta tek tipleşmeye zorluyor. Bu illüzyonun tam ortasında, bir kadının verebileceği en cesur, en devrimci karar ise başkalarının beklentilerine göre şekillenmeyi reddedip sadece kendisi olmayı seçmesidir.
Bugün özgüven, sadece başarı basamaklarını tırmanmak ya da güçlü bir duruş sergilemekle ölçülmüyor. Gerçek özgüven; bir kadının seçimlerinde önceliği kendi özüne, kendi değerlerine ve kendi gerçeğine vermesiyle başlar. Bu, bencilce bir uzaklaşma değil; aksine bireyin kendi hayatının başrolünü eline almasıdır.
Onaylanma Zincirlerini Kırmak
Kendine güvenen bir kadının hayatındaki en büyük özgürlük, “Başkaları ne der?” ya da “Nasıl görünmeliyim?” korkusunu aşmış olmasıdır. Toplumsal kalıpların veya dijital dünyanın dayattığı “makbul kadın” sınırlarını elinin tersiyle iten kadın, kararlarını dışarıdan onay almak için değil, kendi iç pusulasına sadık kalmak için verir. Onun için en büyük referans noktası, sabah aynaya baktığında gördüğü kadının gözlerindeki huzurdur.
Sınır Çizmek: Öz saygının Omurgası
Kendisi olmayı önceliklendiren kadın, sınır çizmenin gücünü keşfetmiştir. Bilir ki, sınır koymak bir mesafe koyma eylemi değil, kendi ruhunu koruma biçimidir. Zamanını, enerjisini ve ruhunu tüketen durumlara, ilişkilere veya taleplere “Hayır” diyebilmek, aslında kendi varlığına ve özgünlüğüne “Evet” demektir. Bu duruş, kadını rüzgarda savrulan bir yaprak olmaktan çıkarıp, kendi toprağına sıkıca bağlanan köklü bir çınara dönüştürür.
Kusurların Kusursuz Uyumu
Modern dünya bize sürekli bir “mükemmellik” illüzyonu satmaya çalışırken, özgüvenli kadın bu oyunu bozar. O, maskeler takmak yerine hatalarıyla, kırılganlıklarıyla, geçmişiyle ve tüm kusurlarıyla barışıktır. Bilir ki insan, yanılgılarıyla ve o yanılgılardan çıkardığı derslerle büyür. Kusursuz görünmeye çalışmak bir esarettir; oysa kendi gerçeğini tüm çıplaklığıyla sahiplenmek saf bir özgürlüktür.
Kendi Hikayesinin Yazarı Olmak
Kendine güvenen kadınlar, mutluluğun ve başarının şablonlaşmış tanımlarını kabul etmezler; kendi tanımlarını kendileri yazarlar. Kendi inşa ettikleri hayatın içinde, kendi kurallarıyla var olurlar. Ve bu kadınlar sadece kendi hayatlarını dönüştürmekle kalmazlar; duruşlarıyla, arkalarından gelen diğer kadınlara ve genç kuşaklara da kendi hikayelerini yazma cesareti fısıldarlar.
Unutmayalım ki gerçek güç; başkalarına benzemeye çalışırken kaybolmak değil, tüm dayatmalara rağmen kendi benzersizliğinde kök salabilmektir. Çünkü dünya, sadece kendisi olma cesaretini gösteren kadınların omuzlarında yükselir.
Uzm. Psk. Dr. Emine Çiçek
Genel
Herkes Haklı, Herkes Masum, Kimse Sorumlu Değil
Herkes Haklı, Herkes Masum, Kimse Sorumlu Değil
Bu ülkede kimle konuşsanız haklıdır. Biraz dinlerseniz masumdur da. Biraz daha sabrederseniz sorumluluğun aslında başkasına ait olduğunu da öğrenirsiniz. Bu kadar haklı ve masum insanın yaşadığı bir yerde işlerin neden bu kadar ters gittiği ise hâlâ açıklanabilmiş değil. Belki de mesele tam olarak budur.
Haklılık, artık bir sonuç değil; bir ön kabuldür. İnsanlar ne yaşandığını değil, neden haklı olduklarını anlatır. Tartışmalar gerçeğe ulaşmak için değil, pozisyon korumak içindir. Haklıysan dinlemen gerekmez. Haklıysan şüphe etmen gerekmez. Haklıysan zaten suçsuzsundur.
Masumiyet de bu haklılığın doğal devamıdır. Kimse bilerek yapmamıştır, kimse isteyerek kırmamıştır, kimse farkında değildir. Her şey “niyetsizce” olmuştur. Hayat, nedense sürekli kimsenin sorumluluğunu almadan ilerleyen olaylarla doludur. Yanlışlar vardır ama irade yoktur. Sonuçlar ağırdır ama eller temizdir.
Sorumluluk ise bu anlatının dışında tutulur. Çünkü sorumluluk, hikâyeyi bozar. Sorumluluk, insanın kendine anlattığı masumiyet masalına çomak sokar. Yanlışın varlığını kabul etmek yetmez; o yanlışta kendi payını görmek gerekir. Bu da pek tercih edilmez.
O yüzden sorumluluk hep ertelenir. Şartlar uygun değildir. Zamanlama kötüdür. Önce başkaları başlamalıdır. Sorumluluk, herkesin kabul ettiği ama kimsenin üzerine almadığı ortak bir yüktür. Yerde durur, büyür, ağırlaşır. Sonra herkes bu ağırlıktan şikâyet eder.
İronik olan şudur:
Haklılık rahatlatır ama düzeltmez.
Masumiyet aklar ama iyileştirmez.
Sorumluluk ise can yakar ama dönüştürür.
Biz ilk ikisini seçip üçüncüsünden kaçtıkça, düzen tam da bu hâliyle kalır. Herkes haklı olduğu için kimse öğrenmez. Herkes masum olduğu için kimse yüzleşmez. Kimse sorumlu olmadığı için hiçbir şey değişmez.
Bu yüzden tartışmalar çoğalır ama ilerleme olmaz. Tepkiler büyür ama dönüşüm gelmez. Gürültü artar ama anlam derinleşmez. Herkes konuşur, kimse dinlemez. Çünkü dinlemek, ihtimal barındırır. O ihtimal de insanın kendisiyle ilgili rahatsız edici bir gerçeğe açılabilir.
Belki de artık soruyu başka türlü sormak gerekiyor.
“Haklı mıyım?” değil.
“Masum muyum?” da değil.
Belki de asıl soru şu olmalı:
Bu tabloda benim payım ne?
Çünkü sorumluluk, kimsenin üzerine almak istemediği bir yük değil. Herkesin sırtında zaten taşıdığı ama yere bırakmaya çalıştığı bir gerçektir. Yere bırakılan her sorumluluk, zamanla ortak bir ağırlığa dönüşür. Sonra o ağırlığın altında kalınca hep birlikte şikâyet ederiz.
Bu kadar haklı, bu kadar masum, bu kadar sorumsuz kalabalıkların kurduğu düzenler genelde şaşırtıcı olmaz.
Sadece yavaş yavaş ağırlaşır.
Ve en sonunda herkes şunu söyler:
“Bu hâle nasıl geldik?”
Cevap da genelde en rahatsız edici olanıdır:
Adım adım. Hep birlikte. Sorumluluğu üzerimize almadan..
-
Özel Haber3 hafta önce“İzmir’in Unutulan Mahallesi: Basmane Sokaklarında Bir Gün”
-
Genel6 gün önceHerkes Haklı, Herkes Masum, Kimse Sorumlu Değil
-
Almanya2 hafta önceAnuga Köln 2025: Gıda Dünyasının Kalbi Almanya’da Attı
-
Özel Haber4 ay önceİzmir Basın Mensupları Hilton Garden Inn Izmir Bayraklı’nın İftar Yemeğinde Buluştu
-
Video2 hafta önceKöln’de Hayat Durdu! 🎭 Karnaval Coşkusu | Kölle Alaaf!
-
Yazarlar3 gün önceİnsanların En Büyük Açlığı: Anlaşılmak
-
Yazarlar3 hafta önce
Sevgiyle Oyalamak: Duygusal Belirsizliğin Görünmeyen Yüzü
-
Yazarlar6 gün önceKENDİ GERÇEĞİNE KÖK SALMAK: DİJİTAL ÇAĞDA “KENDİ OLMA” DEVRİMİ
