İnsan bazen yaşadığı tehlikelerden değil, kendisine sürekli gösterilen tehlikelerden korkmaya başlar.
Korku, insanı hayatta tutan en eski duygulardan biridir. Tehlikeyi fark etmemizi sağlar. Önlem almamızı sağlar. Gerektiğinde kaçmamızı, gerektiğinde mücadele etmemizi sağlar. Bu yönüyle korku, düşmanımız değil; yaşamı koruyan doğal bir mekanizmadır.
Sorun, korkunun kendisi değildir. Sorun, korkunun yönüdür.
Çünkü insan zihni, her tehlikeyi aynı ölçüde değerlendirmez. Bazen en büyük tehlikeyi gözden kaçırırken, en görünür olana odaklanır. Bunun nedeni yalnızca yaşanan olaylar değildir; o olayların bize nasıl ve ne sıklıkla gösterildiğidir.
Bir toplumun korkuları çoğu zaman yaşanarak değil, tekrar edilerek büyür. Aynı görüntüler… Aynı başlıklar… Aynı hikâyeler… Aynı öfke… Aynı cümleler… Bir süre sonra zihnimiz, sürekli gördüğünü en büyük gerçek sanmaya başlar.
İnsan beyni ilginç bir şekilde çalışır. Sık karşılaştığı örnekleri, en yaygın örnekler gibi algılama eğilimindedir. Bu yüzden bazen istatistiklerden çok hikâyeler etkiler bizi. Bir olayın kaç kez yaşandığından çok, kaç kez karşımıza çıktığı belirler korkularımızı. İşte tam da bu nedenle, çağımızın en büyük güçlerinden biri bilgi üretmek değil, dikkat yönetmektir. Çünkü dikkatimizi yöneten, zamanla korkularımızı da yönlendirir.
Korku yalnızca bireysel bir duygu değildir. Toplumsal bir iklim de oluşturur. Hangi olayları konuştuğumuz… Hangilerini görmezden geldiğimiz… Hangi acılara ağladığımız… Hangilerine sessiz kaldığımız… Bütün bunlar, bir toplumun vicdan haritasını da şekillendirir.
Hiçbir toplum bütün acılara aynı anda odaklanamaz. Bu mümkündür de değildir. Fakat bir toplum, yalnızca belirli acıları görmeye başladığında başka acılar görünmez hâle gelir. İşte bu görünmezlik, zamanla adalet duygusunu da zedeler. Çünkü hakikat, tek bir pencereden bakıldığında eksik görünür.
Bir şehirde güvenlikten söz ediyorsak, bunu tek bir başlık altında konuşamayız. Çocukların güvenliği… Kadınların güvenliği… Yaşlıların güvenliği… Hayvanların güvenliği… Trafik güvenliği… Deprem güvenliği… Ekonomik güvenlik… Psikolojik güvenlik…Hepsi aynı bütünün parçalarıdır. Birini mutlaklaştırıp diğerlerini görünmez kıldığımızda, güvenliği değil; güvenlik algısını yönetmiş oluruz. Toplumların en büyük yanılgılarından biri de budur. Algıyı, gerçeğin yerine koymak.
Elbette her risk ciddiye alınmalıdır. Hiçbir insanın yaşadığı acı küçümsenemez. Hiçbir mağduriyet, "daha önemli sorunlar var" denilerek değersizleştirilemez. Fakat aynı şekilde hiçbir tekil sorun da, toplumun bütün gerçekliğini temsil ediyormuş gibi sunulmamalıdır. Çünkü korku, yönünü kaybettiğinde sağduyuyu da yanında götürür. Sağduyusunu kaybeden toplumlar ise çözüm üretmek yerine taraf üretmeye başlar. Artık insanlar aynı sorunun çözümünü konuşmaz. Birbirlerini konuşurlar. Karşı tarafın niyetini tartışırlar. Bir süre sonra gerçek sorun arka planda kalır; öfke ön plana çıkar. İşte kutuplaşma tam da böyle büyür.
Bazen bir olayın kendisi değil, o olay etrafında kurulan dil toplumu yorar. Çünkü dil yalnızca bilgi taşımaz. Duygu da taşır. Bir toplum her gün korkuyla konuşursa, zamanla korkuyla düşünmeye başlar.
Korkuyla düşünen insanlar ise daha hızlı yargılar, daha az dinler ve daha zor empati kurar. Belki de bu yüzden bugün kendimize başka bir soru sormamız gerekiyor:
Bizi gerçekten yaşadığımız olaylar mı yönlendiriyor? Yoksa sürekli maruz kaldığımız anlatılar mı?

Bu soru, yalnızca medya için değil, hepimiz için önemlidir. Çünkü her paylaşım, her başlık ve her tekrar; yalnızca bir bilgi dolaşıma sokmaz. Aynı zamanda bir duygu üretir. Bir korku üretir. Bir öfke üretir. Ya da bir umut üretir.
Toplumlar yalnızca kanunlarla şekillenmez. Anlattıkları hikâyelerle de şekillenir. Bu yüzden hangi hikâyeyi büyüttüğümüz kadar, hangi hikâyeyi görünmez bıraktığımız da geleceğimizi belirler.
Belki de gerçek sorumluluğumuz, insanlara ne düşüneceklerini söylemek değildir. Onlara, tek bir pencereden bakmanın hakikati eksiltebileceğini hatırlatmaktır. Çünkü korku, hakikatin yerine geçtiğinde yalnızca güven duygumuzu değil, muhakeme yeteneğimizi de sessizce elimizden alır.
Ve bir toplum, korkularını yönetemediğinde; çoğu zaman kararlarını da kendisi veremez hâle gelir.