Bir zamanlar insan, vicdanının sesini duyabilmek için kendi içine dönerdi. Şimdi ise vicdanının varlığını kanıtlamak için kamerayı açıyor.

Modern insanın tuhaf bir mahareti var: İyi görünmeyi, iyi olmaktan daha kolay öğreniyor. Üstelik bunun için karakter sahibi olmak gibi zahmetli bir sürece de her zaman ihtiyaç duymuyor. Doğru açıdan çekilmiş bir fotoğraf, etkileyici birkaç cümle ve yeterli sayıda beğeni, bazen oldukça saygın bir ahlaki kimlik oluşturmaya yetiyor.

Artık merhametin bir vitrini, duyarlılığın bir izleyici kitlesi, ahlakın ise neredeyse bir reklam stratejisi bulunuyor. İyilik sergileniyor, vicdan pazarlanıyor, erdem alkış topluyor. Ve bütün bu gösterinin ortasında giderek daha az sorulan bir soru var: Gerçekte nasıl insanlarız?

Bir yoksula yardım ederken kamerayı açıyoruz. Bir felakete üzülürken paylaşım yapıyoruz. Bir haksızlığa öfkelenirken doğru tarafta olduğumuzu ilan ediyoruz. Neyse ki artık vicdanımızın ne kadar çalıştığını ölçebileceğimiz beğeni ve paylaşım sayılarımız var!

Fakat asıl mesele şu: Acıyı mı görünür kılıyoruz, yoksa acının karşısındaki kendi duyarlılığımızı mı?

Elbette her görünür iyilik bir gösteri değildir. Bazen tek bir paylaşım büyük bir dayanışmanın başlangıcı olabilir. Ancak yardım edilen insanın onuru, yardım edenin itibarı karşısında ikinci plana düşüyorsa orada ahlaki bir sorun vardır.

Sosyal psikolojide ahlaki gösteriş olarak tartışılan olgu, erdemli tutumların toplumsal takdir ve statü kazanmak amacıyla sergilenmesini anlatır. Buradaki tehlike yalnızca başkalarını kandırmak değildir. İnsan zamanla kendi yarattığı ahlaki imaja da inanabilir.

Eskiden ikiyüzlülük, insanın gerçek yüzünü saklamasıydı. Şimdi ise bazen insan, sergilediği yüzün kendi gerçeği olduğuna inanıyor.
Erving Goffman'ın toplumsal yaşamı bir sahneye benzeten yaklaşımı, bu dönüşümü anlamak açısından önemlidir. Hepimiz farklı ortamlarda farklı roller üstleniriz. Ancak çağımızda sahne o kadar büyüdü ki kuliste kim olduğumuzu unutmaya başladık. Üstelik perde artık hiç kapanmıyor; gösteri yirmi dört saat devam ediyor.

Dahası, ahlaki üstünlük iddiası kimi zaman ahlaki sorumluluğun yerini alıyor.
Başkalarının kabalığını eleştirirken kendi acımasızlığımızı haklı bulabiliyoruz. Şiddete karşı olduğumuzu söylerken sevmediğimiz insanların aşağılanmasından rahatsızlık duymayabiliyoruz. Adaleti savunurken adaletin yalnızca bizim tarafımızdakilere uygulanmasını isteyebiliyoruz.

Anlaşılan vicdanımız da çağın koşullarına uyum sağladı: Gerektiğinde son derece hassas, gerektiğinde şaşırtıcı ölçüde esnek!
Böylece vicdan, evrensel bir ilke olmaktan çıkıp aidiyetlerimize göre çalışan seçici bir mekanizmaya dönüşüyor.
Kendi tarafımızın kusurlarına mazeret, karşı tarafın kusurlarına hüküm üretiyoruz.

Üstelik bunu yaparken kendimizi son derece ahlaklı hissedebiliyoruz.
Belki de meselenin en rahatsız edici tarafı burada: İnsan, başkalarının kötülüğünü teşhir ederek kendi iyiliğinden emin olabiliyor.

Oysa başkasının yanlışını görmek, bizi kendiliğinden doğru yapmaz.
Hannah Arendt'in düşüncesinde ahlaki sorumluluk, insanın kendi eylemleri üzerine düşünme ve yargıda bulunma kapasitesiyle yakından ilişkilidir. Ahlak, yalnızca kabul gören doğruları tekrarlamak değil; gerektiğinde kendi davranışlarımızı, alışkanlıklarımızı ve bağlılıklarımızı da sorgulayabilmektir.

Bugün ise düşünmenin yerini çoğu zaman tepki vermek alıyor. Tepkilerimiz hızlı, hükümlerimiz kesin, vicdani muhasebemiz ise şaşırtıcı ölçüde kısa. Zaten düşünmek zaman alıyor; oysa bir insanı yargılamak için bazen birkaç saniye yeterli!
Bir insanı birkaç saniyelik görüntüyle mahkûm edebiliyor, bir başkasını birkaç etkileyici cümleyle erdem abidesine dönüştürebiliyoruz.

Çünkü imaj, karakterden daha kolay tüketiliyor.
Oysa karakter, insanın kendisi hakkında söylediklerinden çok, hayatın sıradan anlarında yaptıklarıyla ortaya çıkar.
Merhamet, yalnızca sevdiğimiz insanlara gösterdiğimiz şefkat değildir. Adalet, yalnızca haklı bulduklarımız için istediğimiz bir ayrıcalık değildir. Vicdan da yalnızca başkalarının davranışlarını yargılamak için kullandığımız bir mahkeme değildir.

Gerçek ahlaki tutarlılık, değerlerimizin kendi çıkarlarımızla çatıştığı yerde sınanır.
Belki de bu yüzden çağımızın en büyük yoksulluğu, iyilik söylemlerinin eksikliği değil; söylenenlerle yaşananlar arasındaki mesafenin büyümesidir.

Herkes duyarlı, herkes vicdanlı, herkes adaletten yana görünmek istiyor.
Neredeyse kusursuz bir ahlak toplumunda yaşıyoruz! En azından herkesin kendi anlattığı hikâyeye bakılırsa...

Peki bütün bu erdemli insanların arasında neden bu kadar çok incinmiş insan var?
Neden merhametten bu kadar söz edilirken merhametsizlik, adaletten bu kadar söz edilirken haksızlık hayatımızın olağan bir parçası olabiliyor?

Belki de cevabı başkalarının yüzünde değil, kendi aynalarımızda aramalıyız. Çünkü vicdan, başkalarına göstermek için taşıdığımız bir kimlik kartı değildir.
İnsan, kimsenin görmediği yerde de savunduğu değerlere sadık kalabiliyorsa ahlaktan söz etmeye başlayabiliriz.

Geriye tek bir soru kalıyor:
Biz gerçekten iyi insanlar olmaya mı çalışıyoruz, yoksa kötülüklerimizi örtecek kadar iyi görünmeye mi?