Orhan Babayiğit Yazdı: 14 Mart Destanı
Yıl 1827…
Tulumbacıbaşı Konağı’nda
bir ateş yakıldı.
Adı tıptı.
Adı insandı.
Adı yaşamı savunmaktı.
Tıphane-i Âmire dediler,
Cerrahhane-i Âmire dediler.
Bir milletin
insanı yaşatma yemini
orada başladı.
Yıl 1919…
İstanbul işgal altında.
Sokaklarda yabancı postallar,
gökyüzünde hüzün,
yüreklerde öfke.
Bir avuç genç var
beyaz önlük giymeye hazırlanan.
Ama o gün
önlükten önce
yüreklerini giydiler.
İçlerinden biri
ayağa kalktı.
Adı
Hikmet Boran.
Dedi ki:
“Bir millet esirken
doktor olmak yetmez.
Önce memleket iyileşmeli!”
Ve o gün
Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane’de
iki kule arasına
bir bayrak çekildi.
Kırmızı.
Yaralı bir milletin kalbi gibi.
Ve genç bir ses haykırdı:
Korkmayın!
Bu bayrak
hepimizin!
İşte o gün
işgal altındaki İstanbul’da
bir bayram doğdu.
Adı:
14 MART.
Ama 14 Mart
bir gün değildir.
14 Mart
bir yürektir.
14 Mart
bağımsızlık ateşidir.
14 Mart
hekimin onurudur.
14 Mart
bir milletin başı dik yürüyüşüdür.
Yıl 1915…
Yer Çanakkale.
Darülfünun’un tıbbiyelileri
kitaplarını kapattılar.
Kalemlerini bıraktılar.
Ve siperlere yürüdüler.
Birçoğu
geri dönmedi.
Ama tarih yazdı:
Onlar
insanı yaşatmak için okuyan
ve vatanı yaşatmak için ölen
gençlerdi.
Yıl 1919…
Yer Sivas.
Bir millet
kendi kaderini yazmak için toplanmış.
“Manda ve himaye kabul edilemez!”
diye haykıran imzalardan biri:
Hikmet Boran.
O imza
bir milletin haysiyetiydi.
Bizler
beyaz önlüğün ardında
kocaman bir yürek taşıyanlarız.
Renk ayırmayız,
dil ayırmayız,
ırk ayırmayız.
Çünkü biz
insanı yaşatmayı seçtik.
Çünkü biz
Hipokrat yemininin evlatlarıyız.
Ve biliriz:
İnsan yaşarsa
vatan yaşar.
İnsan yaşarsa
umut yaşar.
Ve biz
her nefeste
aynı sözü tekrar ederiz:
Gerekirse yine
aynı yollardan yürürüz.
Yine bayrağı kaldırırız.
Yine memleket deriz.
Çünkü biz
Tıbbiyeliyiz.
Ve bizim kalbimizde
tek bir sevda vardır:
VATAN.
Orhan Babayiğit