Dr.Nil Yüzbaşıoğlu Yazdı:Verbis Diablo
“Verbis Diablo”, Latince “Şeytanın Sözleri” anlamına gelir. Şeytan, insanlığın en büyük düşmanı ya da yapılan her kötülüğün üstüne atıldığı bir günah keçisidir. Bu kısmı tartışmaya açık olmakla birlikte şeytanın insanlığın var oluş algısı ve mücadelesinde kapladığı yerin genişliği malumdur. Dinler, öğretiler, felsefe, edebiyat, sanat onu anlatır, onun hilelerinden insanları sakınır, onu düşünür ve ondan uzak durmaya çalışır. İnsanın yarattığı her bilgi birikimi ve yorumlanmasında şeytan mutlaka vardır; bizzat kendi adıyla ya da ahlak, etik, adalet, iyilik, merhamet ile ilgili olguların arkasında dolaylı olarak.
Şeytan olmasa; kötülüklerimizi, hırslarımızı, doymayan nefsimizi, hain planlarımızı, narsistik eğilimlerimizi kimin üstüne atacağız. Şeytana uymak bizim doğamızda var ne de olsa. Psikolojimizi bozan, travmalarımızdan kurtulmamıza izin vermeyen, dürtüsel yaşayarak toplumun başına bela olmamızı sağlayan ve sonunda; yaptıklarının sonuçlarına asla katlanmak istemeyen, gittikçe gaddarlaşan varlık formları olmamızda tek suçlu şeytandır. Şeytan zamanında isyan etmese, biz insanlar iyilik meleği olacaktık. Suç, şeytanın sözlerinde.
Şeytanın rahmani bir bakış açısıyla, yani semavi dinlerin kabul ettiği şekilde var olmasının dışında edebiyatta çok çeşitli şekillerde tasvirini görürüz. Bunlardan en çok bilinen ve bir metafor olarak edebiyatta yerleşmiş hali ise Faust’tur. Faust, şeytanın sözlerini dinleyen insanın simgesidir. Üstelik şeytan yani, Mefhisto, Faust’u kandırırken hiç zorlanmaz.
Edebiyattaki Faust, basit dürtüselliğin sonucu olarak (yukarıda bahsettiğim gibi) şeytana uymaz. “İçi yaratıcı güçle kaynar, sonsuzluğu özleyen bu gücü eyleme dönüştürmek için çağırdığı doğa ruhu, iblisten başkası değildir. Mephistopeles, Faust’u dinmek bilmeyen taşkın istem ve özlemini doyurmak savındadır.”( Yüksel Pazarkaya, “İyiyle Kötü, Bilimle Büyü Arasındaki İnsan:Faust”) Bu çıkarım 1790 ‘da yayımlanan Goethe’nin Faust’u içindir. Bir metafor olarak ilk defa Marlowe’un “Dr. Faustus” oyununda gördüğümüz Dr. Faustus 1585 yılında yazıldığı için, henüz Aydınlanma Çağı’nın akıl odaklı insanının çelişkilerini taşımıyordu. Ancak onun da içinde bilmek için duyduğu müthiş istek, narsistik bir eğilimle büyüye yönelmişti. Onu uyaran ve kutsal kitabı okumasını söyleyen meleği değil, ona her şeye kadir olmayı vaad eden Mephistopeles’i dinledi. Goethe’nin Faust’u ise daha derin bir hakim olma ve bilme istediğiyle doluydu, ancak Mephistopeles onu da kandırdı. Nefsi, her geçen gün müthiş bir doyurma ulaşan Faust’un sonunu ise ben yazmayacağım. Kitapları okuyabilirsiniz. Gerçi, ne olduğunu akıllı okuyucu tahmin edecektir.
İçinde bulunduğumuz çağda, nitelikli Faust’lar bulmak çok nadir karşılaşabileceğimiz bir durum. Kötülüğün öylesi de makbul değil elbet, hiçbir türlüsü kabul edilemez. Ancak yüzeysel ve niteliksiz insanların kötülüğü, sadece kendine değil, etrafına da etki ediyor. Hare hare yayılan bu kötülük, toplum hayatını çekilmez hale getiriyor. Üstelik bu çağda Mephistopeles’ler de insan. Medeniyet seviyesi bakımından kendini gelişmiş gören insan, inancı ne olursa olsun, artık kötülüğün suçunu şeytana atmazsa, daha kendine yakışan bir şey yapmış olur.
Kötülük, türümüz var oldukça konuşacağımız bir olgu olarak hep yerini koruyacak. Lakin, bu da her olgu gibi devinebilir. Şimdi, kötülüğün neden bu kadar yaygın olduğunu konuşuyorken, belki bir gün, iyilerin nasıl da kötülüğe mukavemet ettiğini konuşabiliriz. Kötülerin nasıl da dışlandığını, toplum tarafından korunmadığını (korunuyorlar), iyilerin dilsiz şeytan olmayı tercih etmediklerini konuşabiliriz. Konu kötülük olunca mevzu ister istemez iyiliğe geliyor çünkü. İyilerin cenneti sığ olursa, kötüler bu dünyayı cehenneme çevirir. Ya da çevirdi diyelim. O zaman kötülüğü ve kötüyü yeniden tanımlamak, en küçük bir şeyin bile kötülük olduğunu farketmek, kötülüğe mukavemet etmek zorundayız. Aksi takdirde suçu şeytana atan çok olur.
Nil Yüzbaşıoğlu.