Dr. Nil Yüzbaşıoğlu Yazdı: BİR KAVRAM KARMAŞASI: SANATI VE İNSANI AYRI DÜŞÜNME ÇABASI.

Sanatın, onun üzerine düşünen, onu değerlendiren ve onu icra eden bilinçli insanlar tarafından yapılmış pek çok tanımı vardır. Bu tanımlar, onu tanımlayan kişi, grup veya akımların manfiestoları; çağın gerekleri, dönemin eğilim ve ihtiyaçları üzerinden çok çeşitli şekillerde ortaya çıkar. Sanatın tanımları ve işleniş biçimi ile ilgili tartışmalı ya da artık geçerliliğini yitirmiş eğilimleri ne olursa olsun hepsinin ortak bir noktası vardır: İnsan.


Sanat bir alan olarak, bilinçli bir biçimde sınıflandırılmaya ve sanatın üzerinde çeşitli görüşler bildirilmeye başlandığında ‘mimesis’ kavramı biliçli bir düzeyde değerlendirilmeye başlandı. Konumuz bu görüşler ya da bu görüşlerin evrimi değil; konumuz, sanatın temelini çok basit bir biçimde gerçeğin kurgulanmış hali olarak almak ve onun insanla olan bağını açıklamak olacaktır. Nasıl bir kurgu? Hangi gerçeğin kurgulanışı? İnsan ve insanlık tarihi sanatın neresinde? İnsanı sanattan ayrı düşürmek bir “çaba” mı?


Sanat ve evrim süreci üzerine yazdığım yazıda, sanat ve insanın nasıl ayrılmaz bir bütün olduğunu anlatmıştım. Zaten nasıl ayrılabilir ki, sanatı üreten insan değil mi? Ancak burada çok önemli bir nokta var ve bu noktadaki görüş oldukça yaygın: “Sanat elitist bir kavramdır, herkes sanatı anlamaz, dolayısıyla belli bir zümreye hitap eder.” Kavram karmaşasını besleyen bu görüşü ögelerine ayırıp, her şeyi yerli yerine oturtmak gerekir.


Öncelikle, gerçek bir sanat eserini herkesin teknik olarak anlayamayacağı; bir akademisyen, nitelikli bir sanatsever ya da bir sanatçı tarafından değerinin, derinliğinin, emsalleri ve sanat tarihini içindeki yerinin belirlenebilineceği tartışılmaz bir gerçektir. Ancak bu gerçek sanatı, toplumdan ve sosyal hayatın en uzakmış gibi görünen alanlarından ayırmaz. Şöyle düşünelim; sayısal bilimler, onun uzmanı olmayan insan için idraki zordur; ama onun sonuçlarından biri olan teknolojik gelişmeler hayatımızın içinde ve kullandığımız teknolojik aletlerin çalışma prensibini bilmiyoruz. Buna rağmen kendimizi teknolojinin uzağında görmüyoruz. O halde neden insanlığın bilincini, serüvenini ve ruhunu yansıtan sanatı yabancı bir şey gibi görüyoruz? Sanatın elitist bir alan olması ise bu noktada aydınlatılması gereken ikinci unsur. Çünkü evet, öyle denebilir; herkes sanatçı olamaz, herkes sanatı derinden kavrayamaz, herkes onun değerini ölçemez. Ancak burada “elit” olanı, zihinle alakalı bir kategoriye oturtmak gerekir. Benim bu görüşüme karşılık, birileri diyecektir ki, ama sanatın geçmişinde aristokrasi ve burjuvazinin yeri aşikar. Bu söylem doğru olmakla birlikte, zamanın geçtiğini, çağın değiştiğini unutmamak lazım. Okuma yazma oranının az, insanların çoğunlukla aç ya da çalışma derdinde olduğu bir yerde, eğer içinde bir sanat dehası yoksa, sanatla ilgilenmesi mümkün olmayacaktır. Lakin bu da sanatı ve insanı ayrı kılacak bir kategori değil. Sanatın elitist bir çaba olmasına dönelim. Doğuştan bir deha olarak dünyaya gelenlerden ayrı olarak sanatı anlamlandırmak veya onu icra etmek için belli bir tedrisattan geçmeniz ve disiplinle çalışmanız gerekir. Böyle olduğu takdirde işte siz sanatın kapılarını açmış ve bu bağlamda “elit” bir zihinsiniz. O zaman baştaki tezi şu düşüceye doğru çekebiliriz: “Sanat, zihnen kendini geliştirmiş veya geliştirmeye açık herkesin talep edebileceği bir alandır.”


Yukarıda ‘talep etmek’ ifadesini özellikle kullandım. Çünkü uzun bir paragraf boyunca insan ve sanatın birlikteliğini anlattım ve dedim ki, işin uzmanıysanız sanatı anlamlandırma ve değerlendirme işlevini daha nitelikli ve nesnel bir biçimde gerçekleştirirsiniz. Peki sanatın insana ulaşması için bu işlevlere ihtiyacı var mı? Tabii ki yok.Bir eserle muhatap olduğunuzda ya da onu icra etmeye çalıştığınızda hissetiklerinizi, yaşadığınız duygusal ve düşünsel arınmayı nereye oturtacağız? Sanatın anlaşılmak için değil, duyulmak için olduğunu(bu fikirde olan sanatçılar ve teorisyenler mevcut) kavrayalım o vakit. Sanatın hitap ettiği kitlenin genişlemesi de işte bu noktada başlıyor. Bir eseri didik didik etmek, ondan alınacak estetik hazzı, ondan öğrendiklerinizi ve ondan kaynaklanan katharsisi çoğu zaman örseler. Üstelik bu zorunlu da değildir, eserin size bir şeyler öğretmesi, sizi dönüştürmesi, duygularınızı harekete geçirmesi, sizi cesaretlendirmesi, ufkunuzu açması, görmediğinizi göstermesi vb. için işin uzmanı olmanıza gerek yok. Eserle zihniniz arasında önyargısız bir köprü kurmanız yeterli. O anda ya da daha sonra, o eserden aldığınız çok kazanım olduğunu farkedeceksiniz.
Bir eserden kazanım elde etmek, alımlama estetiği bakımından çok temel eylemleri temsil eder. Bu eylemlerin içinde en yararlı olanı sanatın insanın imdadına yetişmesidir. Var olduğu zamandan bu yana, varlığını anlamlandırmak, dünyayı anlamlandırmak ve birbiriyle savaşmak zorunda kalan insanın içinde boğulduğu dünya ve varlık açmazında sığındığı güvenli limanı sanattır. Sanat öyle bir kurgudur ki, gerçeği eline aldığında onu sadece estetik süzgeçlerden geçirmez, onu bir üst akıl süzgecinden de geçirir. Üstüne üstlük elimizde binlerce yıllık bir külliyat mevcut ve zamanını aşan her eser bize binlerce yıllık bir tecrübeyi aktarıyor. Zor zamanlarda sanata sarılmanın faydası, bence sanat ve insan arasındaki en büyük dayanışma; hele de uyarıcının ve zorluğun bu denli çok olduğu bir dünyada. Gerçeğin cevabını kurguyla veren bir hazine var elimizde.
Bir tablo düşünün, bu tablo Kurtuluş Savaşı’ndan bir sahneyi resmetmiş olsun. Acı, hüzün, minnet, kızgınlık,nefret, gurur ve vatanpervelik duygularının hepsini aynı anda yaşarsınız. Yine bir roman düşünün ki, çağımızın toplum ve sistem tarafından kuşatılmış, gerçek ve doğru algısını yitirmiş, bu durumun içinden çıkamayan bireyini ele alsın. O romanın kişileriyle aynileşirsiniz. Çaresizlik, boğulma, kaygı, korku, acı, sevgi, hüzün, melankoli gibi duyguların içinde kalırsınız. Ancak roman size bunlardan nasıl kurtulabileceğinizin anahtarını bir yerde sunuyordur. Bunu görebilirseniz sancınız bir ölçüde azalır ya da ona bir çözüm bulursunuz. Bütün bunları yapmak için uzman olmanıza, o eserin teknik özelliklerini ortaya koymanıza, o eserin sanat tarihi içindeki yerini belirlemenize gerek yok. O sanatın insanla ilişkili olduğu başka bir alan.
Sanatı insandan ayrı düşünme çabası hususu gözlemlerime göre bilmemekten ya da kendini sanat ehli ilan eden ama olmayan insanların boşboğazlıklarından kaynaklanıyor. Sanatın tarihinde aristokrasi ve burjuva olduğu gibi halk da var. Manileri, türküleri söyleyen kim? Evet, mesela bir Karacaoğlan’ı anlamak kolay gibi görünür, ama değildir. Lakin Karacaoğlan’ı hissedebilirsiniz. Tarlasında çalışırken mırıldanan bir köylü, ritimle birlikte duygu katharsisi yaşıyor, sadece estetik bir eylem içinde olduğunun farkında değil. Aynı ritimle ve maskeyle ritüel yapan ilk insan misali. Sanatı böyle bir çabanın içine oturtmak asla onun sınırlarını daraltmak değil, aksine sanatın sınırı o kadar geniş ki, farkında ya da değil, her insan onu bir şekilde kullanıyor.
Sanatı insandan uzaklaştırma çabası içinde olan ikinci grup, sanatın özünü, tarihin, teorisini bilmeyen sözde sanatseverlerdir. Ço az bir bilgi ve yetenekle, girdiklerini düşündükleri sanatın içinde okadar debelenirler ki, yaşadıkları aşağılık kopmleksi onları sanatı tekelleştirme çabasına iter. Günümüzde insanların sanatçı ya da akdemisyen zannettikleri bu insanların, sanata en büyük zararı verdiklerini düşünüyorum.
Birileri ne derse desin insan ve sanat, insanlığın ritüllerinden ve onun “Homo Ludens” olarak var oluşundan doğmuştur. Yeri evrim sürecinde açıkça görülmektedir. Sürekli bir şeylerle savaşmak zorunda olduğumuz bir dünyada yaşıyoruz. İnsanlık için çok zor bir süreçten geçiyoruz. Elimizdeki hazinenin farkına varmamız, sanatın kıymetini ve yüceliğini anlamamız dileğiyle.

Nil Yüzbaşıoğlu.