Sessizliğin Kaybolduğu Yerde Düşünce de Kaybolur
Düşünmek için önce durmak gerekir. Oysa çağımız durmayı neredeyse bir kusur hâline getirdi. Sürekli meşgul olmak, sürekli üretmek, sürekli konuşmak bekleniyor. Sessizlik boşluk sayılıyor; boşluk ise hemen doldurulması gereken bir eksik gibi görülüyor. Böyle bir ortamda düşünce barınamaz. Çünkü düşünce, gürültüyü sevmez.
İnsan zihni, kendisine alan tanındığında derinleşir. Ama bugün zihne alan değil, sürekli uyarı veriliyor. Bildirimler, gündemler, tartışmalar, görüşler… Hepsi aynı anda konuşuyor. Bu kalabalıkta insan kendi sesini duyamıyor. Düşünemememizin nedeni çoğu zaman yeteneksizlik değil; zihinsel kalabalık.
Düşünmek cesaret ister. Çünkü düşünen insan, kesinliğini kaybeder. Net sınırlar bulanıklaşır. “Böyledir” dediği şeylerin “başka türlü de olabileceğini” fark eder. Bu fark ediş huzur bozucudur. İnsan, bildiği yerde güvendedir; düşündüğü yerde savunmasız. Bu yüzden çoğu insan bilgiyi tercih eder, düşünceyi değil. Bilgi tutunacak bir dal sunar; düşünce ise boşluk.
Toplumlar da bireyler gibi düşünmekten kaçabilir. Çünkü düşünen toplum, hesap sorar. Nedenleri araştırır, sonuçları kabullenmez. Düşünmeyen toplum ise sadece alışır. Alışmak, en tehlikeli konfordur. Zamanla yanlışlar normalleşir, adaletsizlik sıradanlaşır, çelişkiler görünmez olur. Düşünce kaybolduğunda, itiraz da kaybolur.
Düşünmenin yorucu olmasının bir nedeni de şudur: Düşünce, insanı yalnızlaştırır. Kalabalığın hızına uymaz. Herkesin bağırarak konuştuğu yerde alçak sesle düşünmek, dikkat çekmez. Alkış almaz. Hatta çoğu zaman rahatsız eder. Bu yüzden düşünen insan ya susar ya da yanlış anlaşılmayı göze alır. Her ikisi de ağırdır.
Ama düşünmemek daha ağır bir bedel doğurur. Düşünmeyen insan, başkasının kelimeleriyle hisseder, başkasının fikirleriyle öfkelenir, başkasının çıkarlarıyla karar verir. Kendine ait sandığı şeyler bile ödünçtür. Zihinsel tembellik, zamanla ahlaki bir körlüğe dönüşür.
Düşünmek çözüm sunmak zorunda değildir. Bazen sadece doğru soruyu sormaktır. Bazen de “emin değilim” diyebilmektir. Bu, zayıflık değil; insan olmanın en sahici hâlidir. Çünkü insan, her şeyden önce düşünebilen bir varlıktır.
Belki de asıl soru şudur:
Düşünmek bizi mi yoruyor, yoksa düşünmediğimiz hayat mı bizi bu kadar tüketti?
Çünkü insan, düşünmediğinde hafiflemez.
Sadece kendinden biraz daha eksilir.