Nurcan Erol Yazdı: Ayrılık: Bir Eksilme Hikayesi
Ayrılık; ne zaman ve kimden koptuğunuzdan bağımsız olarak, varlığın bir parçasını geride bırakma halidir. Çocuğunu askere uğurlayan bir annenin titreyen elinde, tayinle şehri terk eden bir askerin dikiz aynasına takılan bakışında ya da bir evliliği noktalayan o ağır sessizlikte hep aynı hüzün nöbet tutar. Kiminde bir daha görememe ihtimalinin sancısı, kiminde yoğun bir özlem, kiminde ise ruhun ortasında açılan derin bir obruktur ayrılık.
Bana göre en çok kanatanı, yıllanmış bir evliliğin ardından gelen o büyük çözülmedir. Çünkü evlilik; sadece bir imza değil; umudun, huzurun ve ortak bir dilde buluşmanın kalbidir. O kalp durduğunda, fiziksel kopuşla birlikte bilinmeze doğru bir sürgün başlar. Hayat artık senin için kalabalıklar içinde "tekil" bir yalnızlık hükmüdür.
Peki ya tenin ve ruhun hafızası? Alışkanlıklardan kopmak, derini yüzmekle eşdeğerdir bazen. Bir sesten, tanıdık bir kokudan, bir gülüşün yankısından ve aynı yastığa paylaştırılan uykulardan vazgeçmek... Makineye attığın o yabancılaşmış çamaşır, yaslandığın o yorgun omuz ve temasın kutsallığı... İşte ayrılığı bir enkaza çeviren tam olarak bunlardır. Geçmiş yıllarda o uyanmasın diye parmak uçlarında yürüdüğün o koridorun kapısını, veda vakti gelince kalbindeki tüm camları kırarcasına çarparak çıkarsın. Yıllarca tuğla tuğla ördüğün o kale, tek bir cümleyle yerle bir olur.
Sahi, bir ilişkide önce ne ölür? Önce saygı terk eder evi; sonra sevgi, tahammül ve iyi niyet bavulunu toplar. Ardından hayatın içindeki o küçük bereketler azalır: Dolapta peynir küflenir, fincanda kahve soğur, tencerede yemek kurur. Yandıkça kendi dibine akan bir mum misali, ilişki kendi trajedisini eritir. Sonra o büyük birikme başlar: Sepette dağ olan çamaşırlar, tezgahta bekleyen kırgın bulaşıklar, "zaten size yazık oluyordu" diyen dış seslerin uğultusu ve göğüs kafesinde anlamlandırılamayan o kor öfke...
Şimdi, gençliğinden ödünç aldığın ama artık sana dar gelen o tek kişilik hayata geri dönersin. Belleğinde iki kişilik anıların ağırlığı, evinde ilişki yorgunu eşyaların sessiz tanıklığı ve heybendeki yaşanmışlıkların sızısıyla... Artık ne sen bıraktığın o eski sensindir, ne de hayat seni beklediği yerdedir. İki kişilik o yorgun koltuğun tam ortasına, tek bir kahve fincanıyla oturursun. Ve kendine o kadim soruyu sorarsın:
"Ayrılık gerçekten sevdaya mı dahil, yoksa bu sadece gidenin ardından söylenen bir züğürt tesellisi mi?"